Para Her Şeyi Satın Alır mı? İlk Evimiz ve Ailemizin Sessiz Çığlığı
“Yeter artık, Zeynep! Her ay bu kadar kira ödeyerek nereye kadar gideceğiz?” diye bağırdı eşim Emre, mutfağın kapısında elleriyle saçlarını kavrayarak. O an, içimde bir şeylerin koptuğunu hissettim. Çocuklar odalarında sessizce oynarken, biz yine aynı tartışmanın ortasındaydık. İstanbul’da bir ev sahibi olmanın hayali, her geçen gün daha da uzaklaşıyordu.
Oysa Emre’nin ailesi, özellikle de kayınvalidem Gülten Hanım ve kayınpederim Haluk Bey, bu şehirde sayılı zenginlerdendi. Lüks bir villada yaşıyor, her yaz Bodrum’daki yazlıklarında tatil yapıyorlardı. Ama konu bize gelince, sanki elleri kolları bağlıydı. İlk evimizi almak için gereken peşinatı bir türlü denkleştiremiyorduk. Emre, “Biraz destek istesek ne olur ki? Sonuçta torunları için istiyoruz,” dediğinde, içimde bir umut yeşeriyordu ama her defasında o umut, Gülten Hanım’ın soğuk bakışlarıyla sönüyordu.
Bir akşam, cesaretimi toplayıp Gülten Hanım’a açtım konuyu. “Anne, biliyorum, sizden para istemek kolay değil ama çocuklar büyüyor, kendi evimiz olsun istiyoruz. Sadece peşinat için biraz destek…” Sözümü bitiremeden, yüzünde küçümseyici bir tebessüm belirdi. “Zeynep’ciğim, herkes kendi ayakları üzerinde durmalı. Biz de zamanında çok zorlandık. Gençler şimdi her şeyi hazır istiyor,” dedi. O an, içimdeki tüm umutlar birer birer yıkıldı.
Emre, annesinin bu tavrına öfkeliydi. “Baba, siz bize yardım etmeyeceksiniz de kime edeceksiniz? Çocuklarınız için bir şey istemiyoruz, torunlarınız için istiyoruz,” dediğinde Haluk Bey gözlüğünü çıkarıp masaya koydu. “Bak oğlum, biz kimseye borç vermeyiz. Herkes kendi yolunu çizer. Bizim zamanımızda kimse bize yardım etmedi,” dedi. O an, Emre’nin gözlerinde biriken yaşları gördüm. O güçlü, her şeyi halleden adam, annesinin ve babasının karşısında küçülmüştü.
Eve dönerken arabada sessizlik hakimdi. Emre direksiyona sıkıca tutunmuş, gözlerini yola dikmişti. Ben ise arka koltukta çocukların uyumasını izliyordum. İçimde bir öfke vardı ama aynı zamanda çaresizlik… “Belki de haklılar,” dedim sessizce. “Belki de kendi başımıza halletmeliyiz.” Emre ise başını iki yana salladı. “Zeynep, onlar torunlarını bile düşünmüyor. Bizimle gurur duymak yerine, bizi küçümsüyorlar.”
O günden sonra, aile yemekleri daha gergin geçti. Gülten Hanım, çocuklara pahalı oyuncaklar alıyor ama bizimle göz göze gelmemeye özen gösteriyordu. Haluk Bey ise her fırsatta, “Bizim zamanımızda…” diye başlayan cümlelerle bize ders vermeye çalışıyordu. Bir gün, Emre’nin küçük kız kardeşi Derya, nişanlandığını açıkladı. Gülten Hanım’ın gözleri parladı, “Derya’cığım, sana düğün hediyesi olarak bir araba alacağız!” dedi. O an, Emre’nin yüzü bembeyaz oldu. Ben ise içimdeki öfkeyi zor bastırdım. “Demek ki mesele para değilmiş,” diye düşündüm. “Mesele bizmişiz.”
Aylar geçti, ev fiyatları arttı, bizim birikimimiz ise yerinde saydı. Emre, ek iş yapmaya başladı. Ben de özel dersler veriyordum. Çocuklar, “Anne, neden bizim de bahçemiz yok?” diye sorduklarında, gözlerim doluyordu. Bir gün, oğlumuz Kerem, “Babaannem neden bize ev almıyor?” diye sordu. Emre cevap veremedi, sadece başını okşadı. O an, ailemizin içindeki bu görünmez duvarı daha da derinden hissettim.
Bir akşam, Emre işten geç geldi. Yorgun ve bitkindi. “Zeynep, artık dayanamıyorum. Annemle babamı aradım, bir daha bu konuyu açmayacağım dedim. Onlardan bir şey beklemeyeceğim. Biz kendi yolumuzu çizeceğiz,” dedi. O an, ona sarıldım. “Birlikte başaracağız,” dedim ama içimde bir boşluk vardı. Çünkü aile dediğin, zor zamanlarda yanında olurdu. Biz ise yalnız bırakılmıştık.
Bir gün, Gülten Hanım aradı. “Zeynep, çocukları alıp bize gelsene. Haluk Bey torunlarını özlemiş,” dedi. Gittik. Sofrada yine pahalı yemekler, gümüş çatal bıçaklar… Ama masada bir soğukluk vardı. Kerem, “Babaanne, bizim de bahçemiz olacak mı?” diye sordu. Gülten Hanım, “Büyüyünce kendi bahçeni alırsın, tatlım,” dedi. O an, Kerem’in gözlerindeki hayal kırıklığını gördüm. İçim acıdı.
O akşam, eve dönerken Emre, “Zeynep, çocuklarımıza nasıl bir aile bırakıyoruz?” diye sordu. “Onlara sevgiyi, dayanışmayı öğretebilecek miyiz? Yoksa sadece maddiyatın önemli olduğu bir dünya mı bırakacağız?” Ben de düşündüm. Bizim mücadelemiz, sadece bir ev almak için değildi. Aynı zamanda çocuklarımıza nasıl bir aile bağı bırakacağımızın da savaşıydı.
Aylar sonra, büyük bir krediyle küçük bir daire aldık. Kendi emeğimizle, alın terimizle… Taşındığımız gün, Emre bana sarıldı. “Bak Zeynep, başardık. Kimseye muhtaç olmadan, kendi evimizdeyiz artık.” O an, gözlerimden yaşlar süzüldü. Çocuklar yeni odalarında sevinçle koşuşturuyordu. Ama içimde bir burukluk vardı. Çünkü ailemizin en mutlu gününde, Emre’nin annesi ve babası yoktu. Onlar, kendi dünyalarında, lüks villalarında, torunlarının mutluluğundan habersizdi.
Şimdi, geceleri çocuklarımı izlerken düşünüyorum: Büyükanneler ve büyükbabalar, torunları için ne ifade etmeli? Sadece bayramda harçlık veren, uzaktan seven insanlar mı olmalı? Yoksa zor zamanlarda yanında olan, destek olan, aileyi bir arada tutan insanlar mı? Sizce, aile olmak ne demek?