Gece Yarısı Telefonu: Bir Kadının Sessiz Çığlığı

Telefonun tiz sesi, gecenin sessizliğini delip geçtiğinde, gözlerimi açmak istemedim. Yorganın altında, karanlığın güvenli kucağında kalmak istedim. Ama telefon susmuyordu. Ekrana baktığımda, “Murat Arıyor” yazısını gördüm. Eski kocam. Yıllardır gece yarısı aramamıştı. Neden şimdi? Neden bu saatte? İçimde bir huzursuzluk, bir öfke, bir de merak… Hepsi birbirine karıştı.

Açtım telefonu, ama “Alo” demek yerine istemsizce bir esneme sesi çıktı ağzımdan. Bilerek yaptım, bilsin ki uykumdan uyandırdı beni. “Ayşe, özür dilerim, seni uyandırdım biliyorum. Ama… şey… hava çok soğuk değil mi bu gece?” dedi Murat, sesi titrek ve yabancıydı. On beş yıl aynı yastığa baş koyduğum adam, şimdi bana yabancıydı. “Evet, biraz serin,” dedim kısa ve soğuk bir sesle. O ise lafı dolandırmaya devam etti. İşinden, televizyondaki haberlerden, İstanbul’daki trafik çilesinden bahsetti. Sanki bana bir şey anlatmak istiyor ama bir türlü konuya giremiyordu.

O konuşurken ben susuyordum. Bazen başımı sallıyordum, sanki görebilirmiş gibi. Belki de gerçekten görüyordu. On beş yıl boyunca, bir bakışımla ne hissettiğimi anlardı. Şimdi ise, aramızda kilometreler, yıllar ve kırgınlıklar vardı. “Ayşe, biliyorum, gece gece aramak saçma oldu. Ama… Yarın Defne’nin doğum günü. Onu görebilir miyim?” dedi birden. Kalbim sıkıştı. Defne, bizim kızımız. Onun doğum gününde, yine yalnız olacağım diye düşünüyordum. Murat’ın bu isteği, içimdeki eski yaraları kanattı.

“Tabii, görebilirsin. Zaten Defne de seni çok özledi,” dedim, ama sesim titriyordu. O an, yıllardır bastırdığım duygularım bir anda yüzeye çıktı. Murat’la ayrıldığımızda, Defne daha sekiz yaşındaydı. Şimdi on üç yaşında, ergenliğin eşiğinde bir genç kız. Babasını her gördüğünde gözleri parlıyor, ama sonra bana dönüp “Anne, neden ayrıldınız?” diye soruyor. O soruya hiçbir zaman tam cevap veremedim. Çünkü cevabı ben de bilmiyorum. Belki de biliyorum ama kabullenmek istemiyorum.

Murat’la evliliğimizin ilk yılları güzeldi. Birlikte hayaller kurduk, ev aldık, Defne’yi kucağımıza aldık. Ama sonra hayatın yükü ağır geldi. Murat işten eve yorgun gelirdi, ben ise evde Defne’yle uğraşmaktan bitap düşerdim. Birbirimize zaman ayıramadık, sevgimiz yavaş yavaş eridi. Sonra tartışmalar başladı. Küçük şeylerden büyük kavgalar çıktı. Bir gün, Murat valizini topladı ve gitti. O gün Defne okuldaydı. Eve geldiğinde, babasının odası boştu. Bana sarıldı ve ağladı. O an, hayatımın en zor anıydı.

Yıllar geçti, ama o geceyi unutamadım. Defne büyüdü, ben ise yalnızlığa alışmaya çalıştım. Annem sık sık arar, “Kızım, gençsin, yeniden evlen. Hayatını böyle mi geçireceksin?” der. Ama ben kimseye güvenemedim. Murat’tan sonra, bir daha kimseye kalbimi açamadım. Belki de korktum. Belki de Defne’yi korumak istedim.

Telefonun diğer ucunda Murat’ın sesi hâlâ titriyordu. “Ayşe, biliyorum, sana çok şey borçluyum. Defne’yi sen büyüttün, ben ise hep uzaktaydım. Ama… belki de geç değildir. Belki de bazı şeyleri telafi edebilirim.” dedi. O an, gözlerimden yaşlar süzüldü. “Murat, Defne için her zaman burada olmalısın. Ama geçmişi değiştiremeyiz. Ben seni affettim, ama kendimi affedemedim,” dedim.

Bir süre sessizlik oldu. Sadece ikimizin nefes alışverişi duyuluyordu. Sonra Murat, “Ayşe, ben hâlâ…” dedi, ama cümlesini tamamlayamadı. O an, içimde bir şeyler koptu. “Murat, lütfen… Geç oldu. Yarın Defne’yi görmeye gel. Onun için güçlü olmalıyız,” dedim ve telefonu kapattım.

Sabaha kadar uyuyamadım. Geçmişin hayaletleriyle boğuştum. Defne’nin küçüklüğünü, Murat’la ilk tanıştığımız günü, annemin nasihatlerini düşündüm. Sabah olunca, Defne’yi okula hazırladım. Kahvaltı masasında, “Anne, babam aradı mı?” diye sordu. Gözlerinin içine baktım. “Evet, aradı. Yarın seni görmeye gelecek,” dedim. Defne’nin yüzü aydınlandı. O an, onun mutluluğu için her şeye katlanabileceğimi anladım.

O gün iş yerinde kimseyle konuşmak istemedim. Masama oturup, pencereden dışarı baktım. İstanbul’un gri gökyüzü, içimdeki kasveti yansıtıyordu. Mesai bitince eve döndüm. Akşam yemeğini hazırlarken, annem aradı. “Kızım, iyi misin? Sesin kötü geliyor,” dedi. “İyiyim anne, biraz yorgunum sadece,” dedim. Annem, “Bak, Murat’la tekrar görüşüyormuşsun. Sakın eski defterleri açma. Kızın için güçlü ol,” dedi. Annemin sözleri, içimdeki korkuları yeniden uyandırdı.

Gece olunca, Defne yanıma geldi. “Anne, babamı özledim. Keşke hep birlikte olsak,” dedi. Onu kucağıma aldım, saçlarını okşadım. “Bazen insanlar birlikte mutlu olamaz, kızım. Ama seni çok seviyoruz. Hem ben, hem baban,” dedim. Defne, “Peki sen mutlu musun anne?” diye sordu. O an, ne diyeceğimi bilemedim. Gözlerim doldu. “Bazen mutluluk, sadece çocuğunun gülüşünde saklıdır,” dedim.

Ertesi gün, Murat geldi. Defne’yi parka götürdüler. Ben ise evde yalnız kaldım. Pencereden onları izledim. Defne, babasının elini tutmuş, gülüyordu. O an, içimde bir huzur hissettim. Belki de bazı yaralar hiç kapanmaz. Ama çocuklarımız için güçlü olmak zorundayız.

Gece, Defne uyurken, kendi kendime sordum: “Acaba bir gün, ben de yeniden mutlu olabilecek miyim? Yoksa hayatım, geçmişin gölgesinde mi geçecek?” Sizce, insan kendini affedebilir mi?