Tek Sığınağım: Annem
Yüzüme çarpan yağmur damlaları gözlerimi yakarken, Kadıköy’ün dar sokaklarında eve doğru sürüklendim. Ayaklarımda, sabah aceleyle giydiğim topuklu ayakkabılar çamura gömülüyordu. “Yeter artık, bu ayakkabılar bana göre değil,” diye söylendim içimden, ama asıl acı, ayaklarımda değil, kalbimdeydi. Annemle yaptığımız o son tartışma, beynimde yankılanıp duruyordu. “Zeynep, senin bu inatçılığın yüzünden ailemiz dağılıyor!” diye bağırmıştı annem, gözleri öfke ve hayal kırıklığıyla dolu. O an, annemin bana ilk defa bu kadar uzak olduğunu hissettim.
Eve vardığımda, anahtarı titreyen ellerimle kapıya zorla soktum. İçeri girdiğimde, evin sessizliği kulaklarımı tırmaladı. Annem mutfakta, sırtı bana dönük, çaydanlığa su koyuyordu. Babam ise salonda, televizyonun karşısında sessizce oturuyordu. O an, evimizdeki huzurun çoktan kaybolduğunu anladım. Annem birden döndü, göz göze geldik. “Yine geç kaldın,” dedi, sesi buz gibiydi. “İşten çıktım, yağmur vardı, otobüs de gecikti,” dedim, ama biliyordum ki bahanem onu ikna etmeyecekti.
Annem, “Her zaman bir bahanen var Zeynep. Seninle konuşmak artık imkânsız,” dedi ve yüzünü tekrar çevirdi. İçimde bir şeyler kırıldı. “Anne, ben de yoruldum. Her gün aynı tartışmalar, aynı suçlamalar… Neden beni anlamıyorsun?” diye sordum, sesim titreyerek. Annem bir an durdu, sonra yavaşça, “Senin seçtiğin hayatı anlamıyorum, Zeynep. Bizim değerlerimiz, bizim ailemiz… Sen hepsini hiçe sayıyorsun,” dedi.
O an, çocukluğumdan beri taşıdığım yüklerin ağırlığı omuzlarıma çöktü. Üniversiteyi kazanıp İstanbul’a geldiğimde, ailemin benden beklentileriyle kendi hayallerim arasında sıkışıp kalmıştım. Annem, öğretmen olmamı istiyordu; ben ise resim yapmak, sanatla uğraşmak istiyordum. Her tartışmamızda, annemin gözlerindeki hayal kırıklığı biraz daha büyüyordu. Babam ise hep arada kalıyordu; ne annemi ne de beni üzmek istemiyordu.
O gece, odamda otururken, annemin bana çocukken söylediği bir sözü hatırladım: “Zeynep, hayat bazen yağmurlu olur, ama sen şemsiyeni unutma.” Şimdi ise, yağmurun altında ıslanmış, şemsiyesiz kalmış gibiydim. Telefonum çaldı, ekranda en yakın arkadaşım Elif’in adı parlıyordu. “Zeynep, iyi misin?” dedi endişeyle. “Hiç iyi değilim Elif, annemle yine kavga ettik. Kendimi bu evde yabancı gibi hissediyorum,” dedim, gözlerim dolarak. Elif, “Biliyorum zor, ama annen seni seviyor. Sadece korkuyor, seni kaybetmekten korkuyor,” dedi.
O gece sabaha kadar uyuyamadım. Annemin kapısını çalıp, “Anne, konuşabilir miyiz?” dedim. Annem yorgun gözlerle bana baktı. “Zeynep, ne istiyorsun?” diye sordu. “Sadece beni olduğum gibi kabul etmeni istiyorum. Ben senin kızınım, ama kendi yolumu çizmek istiyorum. Sana layık olmaya çalışıyorum ama bazen hata yapıyorum. Lütfen beni affet,” dedim, gözyaşlarımı tutamayarak. Annem bir an sustu, sonra yanıma oturdu. “Ben de hata yapıyorum Zeynep. Seni korumak isterken, seni kırdım. Ama korkuyorum, bu şehirde yalnız kalmandan, yanlış insanlara güvenmenden korkuyorum,” dedi ve ilk defa bana sarıldı.
O an, içimdeki buzlar eridi. Annemin sevgisi, tüm kırgınlıkların üstünü örttü. Ama hayat, o kadar kolay değildi. Ertesi gün, babam işten çıkarıldığını söyledi. Evdeki hava bir anda değişti. Annem, “Şimdi ne yapacağız?” diye fısıldadı. Babam, “Bir yolunu buluruz,” dedi ama sesi umutsuzdu. Ben ise, “Ben de çalışıyorum, birlikte atlatırız,” dedim. Annem bana baktı, gözlerinde hem korku hem de umut vardı.
O günlerde, evimizin geçimini sağlamak için iki işte birden çalışmaya başladım. Sabahları bir kafede garsonluk yapıyor, akşamları ise bir sanat atölyesinde çocuklara resim dersi veriyordum. Yorgunluktan bitap düşüyordum ama ailem için her şeye değerdi. Annem, bana her sabah kahvaltı hazırlıyor, “Kızım, kendine dikkat et,” diyordu. Aramızdaki buzlar yavaş yavaş eriyordu. Bir gün, annem bana küçük bir defter verdi. “Bunu senin için aldım. Duygularını, hayallerini yazarsın,” dedi. O deftere, yaşadığım her acıyı, her umudu yazmaya başladım.
Bir akşam, eve dönerken, yağmur yine başlamıştı. Bu kez şemsiyemi yanımda getirmiştim. Eve vardığımda, annem kapıda beni bekliyordu. “Kızım, üşüme, hemen içeri gir,” dedi. O an, annemin sevgisinin ne kadar büyük olduğunu bir kez daha anladım. Hayat ne kadar zor olursa olsun, annem yanımda olduğu sürece her şeyin üstesinden gelebilirdim.
Ama hayat, bazen en büyük darbeyi en beklemediğin anda vurur. Bir sabah, annem fenalaştı. Hastaneye kaldırdık, doktorlar kalp krizi geçirdiğini söylediler. O an, dünyam başıma yıkıldı. Annemin başucunda otururken, ellerini tuttum. “Anne, ne olur bırakma beni. Sana daha çok ihtiyacım var,” dedim. Annem gözlerini açtı, zorlukla gülümsedi. “Kızım, ben hep senin yanındayım. Güçlü ol,” dedi. O an, annemin ne kadar güçlü bir kadın olduğunu bir kez daha anladım.
Annem hastaneden çıktıktan sonra, ona daha çok zaman ayırmaya başladım. Birlikte uzun yürüyüşler yapıyor, eski fotoğraflara bakıyorduk. Annem bana gençliğini, hayallerini anlattı. “Ben de senin yaşındayken, ressam olmak isterdim,” dedi bir gün. O an, annemle aramızdaki tüm duvarlar yıkıldı. Onun da hayalleri, pişmanlıkları vardı.
Şimdi, annemle birlikte küçük bir atölye açtık. Ben çocuklara resim dersi veriyorum, annem ise bana yardım ediyor. Hayat hâlâ zor, ama artık yalnız değilim. Annemle aramızdaki bağ, her geçen gün daha da güçleniyor. Bazen yağmur yağdığında, birlikte camdan dışarı bakıyoruz. Annem, “Hayat yağmurlu olsa da, yanında sevdiğin biri varsa, hiçbir şeyden korkma,” diyor.
Bazen düşünüyorum: Acaba annemle yaşadığımız onca çatışma olmasaydı, bugün bu kadar yakın olabilir miydik? Sizce, aileyle yaşanan acılar, sonunda bizi daha mı güçlü yapıyor?