Bölünmüş Bir Ev: Bir Üvey Annenin Hikayesi
Kapı zili çaldığında elimdeki çayı tepsiye koyarken içimde bir düğüm daha atıldı. Her cumartesi olduğu gibi, saat tam on birde, Zeynep ve çocukları yine gelmişti. Eşim Mehmet, kapıya doğru heyecanla koşarken ben mutfakta nefesimi tuttum. “Anneanne!” diye bağırdı küçük Ela, ayakkabılarını çıkarırken koridora oyuncaklarını saçtı. Zeynep’in sesi ise her zamanki gibi soğuk ve mesafeli: “Merhaba Gülseren Hanım.” Yine hanım. Onca yıl geçti, hâlâ adımın yanına bir sıcaklık eklemedi.
Mehmet, torunlarını kucaklarken gözleri parlıyordu. Onun bu mutluluğunu kıskanmak istemiyorum ama içimde bir sızı var. Benim çocuğum olmadı. Hayatım boyunca hep başkalarının çocuklarına anne oldum, ama hiçbir zaman tam anlamıyla kabul edilmedim. Zeynep, annesinin ölümünden sonra babasına daha da bağlandı. Ben ise hep bir yabancı, bir misafir gibi kaldım bu evde.
“Gülseren Hanım, çocuklara süt ısıtabilir misiniz?” Zeynep mutfağa girdiğinde, sesinde bir emir vardı. Sanki ben bu evin hizmetçisiydim. “Tabii, hemen ısıtayım,” dedim. İçimden geçenleri söylemek istedim: ‘Burası benim de evim, ben de bu ailenin bir parçasıyım.’ Ama sustum. Mehmet’in gözleriyle buluştuğumda, bana minnetle bakıyordu. O bakışlar olmasa, belki de çoktan pes ederdim.
Çocuklar salonda koşuştururken, Zeynep telefonda birileriyle konuşuyor, Mehmet ise torunlarına masal anlatıyordu. Ben mutfakta yalnız, sütü karıştırırken kendi kendime konuşmaya başladım: “Neden hep ben arada kalıyorum? Neden bu evdeki yerim hâlâ belli değil?” Annem hep derdi, “Evlenmek kolay, aile olmak zor.” Haklıymış.
Birden Zeynep’in sesi yükseldi: “Ela, oraya çıkma! Düşeceksin!” Küçük kız ağlamaya başladı. Mehmet hemen yanına koştu, Zeynep ise bana döndü: “Bakın, çocuklarınız olsaydı anlardınız. Çok zor onları büyütmek.” Sözleri hançer gibi saplandı. O an gözlerim doldu ama kendimi tutmaya çalıştım. “Haklısınız,” dedim, “ama insan bazen başkasının çocuğunu da kendi çocuğu gibi sevebiliyor.”
Zeynep bir an sustu, sonra başını çevirdi. O an anladım ki, ne yaparsam yapayım, onun gözünde hep bir yabancı olacağım. Mehmet ise bana yaklaşarak sessizce, “Sen olmasan ben ne yapardım?” dedi. O an içimde bir sıcaklık hissettim ama yetmedi.
Akşam yemeği hazırlarken, Zeynep mutfağa tekrar geldi. “Annemi çok özlüyorum,” dedi birden. Şaşırdım. Yıllardır ilk defa bana duygularını açıyordu. “Biliyorum, Zeynep. Onun yerini doldurmak gibi bir niyetim hiç olmadı. Sadece bu ailenin bir parçası olmak istedim,” dedim. Gözleri doldu, ama hemen toparlandı. “Babamı mutlu ettiğiniz için teşekkür ederim,” dedi ve çıktı. O an içimde bir umut yeşerdi. Belki de bir gün, gerçekten aile olabilirdik.
Ama ertesi hafta yine aynı döngü. Zeynep çocuklarıyla geldi, ev yine gürültüyle doldu. Mehmet torunlarına oyuncak aldı, ben ise mutfakta yemek hazırladım. Zeynep ise yine mesafeli, yine soğuk. Bir ara Mehmet’le tartışmaya başladılar. “Baba, çocuklara çok fazla şeker veriyorsun!” Mehmet ise, “Biraz şımarsınlar, ne olacak?” dedi. Ben arada kaldım. Zeynep bana döndü: “Siz de bir şey söyleyin!” Ne diyebilirdim ki? Herkesin gözü üzerimdeydi. “Belki de biraz denge iyi olur,” dedim. Zeynep suratını astı, Mehmet ise bana kırgın baktı. Yine suçlu ben oldum.
Gece herkes gittikten sonra, Mehmet’le salonda oturduk. “Çok yoruldum,” dedim. “Biliyorum, Gülseren. Ama Zeynep de kolay bir çocukluk geçirmedi. Annemi kaybettiğinde çok küçüktü. Sana alışması zaman alacak,” dedi. “Ama ben de insanım, Mehmet. Benim de hislerim var. Bu evde hep misafir gibi hissediyorum. Senin yanında huzurluyum ama Zeynep gelince her şey değişiyor,” dedim. Mehmet başını eğdi. “Haklısın. Ama ne yapabilirim bilmiyorum. Sizi de kaybetmek istemem,” dedi. O an gözlerimden yaşlar aktı. “Ben de kimseyi kaybetmek istemem. Ama bazen kendi evimde bile yalnız hissediyorum.”
Bir gece, Zeynep hastaneye kaldırıldı. Mehmet panikle beni aradı. “Gülseren, hemen gel!” dedi. Hastaneye koşarken içimde bir korku vardı. Zeynep’i o halde görünce, içimdeki tüm kırgınlıklar eridi. Onun başında beklerken, elini tuttum. “İyi olacaksın, Zeynep. Hep yanındayım,” dedim. O an gözlerinden yaşlar aktı. “Beni affet, Gülseren Hanım. Sana çok haksızlık ettim,” dedi. “Önemli değil. Biz aileyiz,” dedim. O gece, ilk defa gerçekten aile gibi hissettik.
Ama hayat yine eskiye döndü. Zeynep iyileşti, çocuklarıyla yine gelmeye başladı. Ama bu sefer bana daha sıcak davranıyordu. Bir gün, Ela yanıma gelip, “Gülseren Anne, bana masal anlatır mısın?” dedi. O an içimde bir şeyler değişti. Belki de yıllardır beklediğim kabul buydu. Ama yine de, her cumartesi evim gürültüyle dolduğunda, içimde bir huzursuzluk kalıyor. Kendi hayatımı, kendi isteklerimi hep ikinci plana atıyorum.
Bazen düşünüyorum, bu evde gerçekten kendi yerimi bulabilecek miyim? Yoksa hep bir misafir, hep bir arabulucu olarak mı kalacağım? Siz olsanız ne yapardınız? Kendi mutluluğunuzdan vazgeçer miydiniz, yoksa sınırlarınızı daha net mi çizerdiniz?