Kızımın Okul Çantasında Beni Sarsan Gerçek: Bir Anne Olarak Yalnızlığım ve Mücadelem

“Anne, bugün okula gitmek istemiyorum.” Defne’nin sesi kapının önünde titriyordu. O sabah, her zamanki gibi kahvaltı masasını hazırlamıştım. Defne’nin gözleri şiş, yüzü solgundu. “Ne oldu kızım?” diye sordum, ama cevap vermedi. Sadece başını öne eğdi, elleriyle pijamasının ucunu buruşturdu. İçimde bir huzursuzluk, bir annenin altıncı hissiyle, bir şeylerin ters gittiğini hissettim.

O gün Defne’yi okula götürdüm, ama aklım hep onda kaldı. Akşam eve döndüğünde, kapıdan girer girmez bana sarıldı. “Anne, ben kötü bir çocuk muyum?” dedi. Kalbim sıkıştı. “Hayır Defne, sen dünyanın en iyi çocuğusun. Kim söyledi bunu sana?” dedim. Gözlerinden yaşlar süzüldü. “Öğretmenim… Herkesin önünde bana bağırdı. ‘Sen neden böyle dağınıksın, neden ödevini düzgün yapmıyorsun?’ dedi. Arkadaşlarım güldü. Çok utandım.”

O an, içimde bir öfke ve çaresizlik karışımı bir duygu yükseldi. Defne’yi kucağıma aldım, saçlarını okşadım. “Senin suçun değil, yavrum,” dedim. Ama içimdeki ses susmuyordu: Ben nerede hata yapmıştım? Kızım neden böyle bir utanca maruz kalmıştı? O gece Defne’yi yatırdıktan sonra, çantasını toplarken bir defterin arasından buruşturulmuş bir kağıt düştü. Açtım, gözlerime inanamadım. Defne’nin el yazısıyla yazılmış bir mektup: “Keşke ben de diğer çocuklar gibi olabilsem. Keşke öğretmenim beni sevse. Keşke annem üzülmese.”

Gözlerim doldu. O küçücük kalbinin ne kadar kırıldığını, ne kadar yalnız hissettiğini o an anladım. Sabah okula gitmeden önce Defne’ye sarıldım. “Bugün birlikte okula gideceğiz,” dedim. Okula vardığımızda, öğretmeni Ayşe Hanım’ı buldum. “Kızım dün çok üzülmüş. Sınıfın önünde onu utandırmışsınız,” dedim. Ayşe Hanım, yüzüme bile bakmadan, “Çocuklar bazen disipline ihtiyaç duyar. Herkese aynı şekilde davranıyorum,” dedi. O an içimdeki öfke patladı. “Ama bu bir çocuk! Onun ruhunu kırdınız. Kızım artık okula gelmek istemiyor,” dedim. Ayşe Hanım omuz silkti. “Anne babalar çocuklarını şımartıyor, sonra da okulu suçluyor,” dedi.

O an, Türkiye’de eğitim sisteminin ne kadar katı ve sevgisiz olabileceğini bir kez daha gördüm. Eve dönerken Defne’nin elini sımsıkı tuttum. “Senin yanında olacağım,” dedim. Ama içimde bir korku vardı: Ya Defne bir daha asla kendine güvenemezse? Ya bu utanç onun hayatında bir iz bırakırsa? O gece Defne’yle uzun uzun konuştuk. “Seninle gurur duyuyorum. Hatalarınla, dağınıklığınla, her halinle seni seviyorum,” dedim. Defne gözlerime baktı. “Ama öğretmenim beni sevmiyor,” dedi. “Herkesin sevgisi aynı değildir, ama ben hep senin yanında olacağım,” dedim.

Ertesi gün okulda başka bir anneyle karşılaştım. O da oğlunun benzer şekilde utandırıldığını anlattı. “Ayşe Hanım çok sert biri. Çocuklar korkuyor,” dedi. O an, yalnız olmadığımı anladım. Diğer annelerle bir araya geldik, okul müdürüne gittik. “Çocuklarımızı korumak istiyoruz,” dedik. Müdür, “Öğretmenlerimiz deneyimli, ama şikayetlerinizi dikkate alacağım,” dedi. Ama içimde bir şüphe vardı: Gerçekten bir şey değişecek miydi?

O günlerde Defne içine kapandı. Eskisi gibi neşeyle oyun oynamıyor, arkadaşlarıyla konuşmuyordu. Bir gün odasında sessizce ağladığını duydum. Kapıyı açtım, “Kızım, ne olur benimle konuş,” dedim. “Anne, ben neden böyleyim? Neden herkes beni sevmiyor?” dedi. O an, bir annenin en büyük korkusunu yaşadım: Çocuğumun özgüvenini kaybetmesi. “Sen çok değerlisin. Bunu sana kimse unutturamaz,” dedim. Ama biliyordum ki, bir çocuğun kalbinde açılan yara kolay kolay kapanmaz.

Bir akşam Defne’nin çantasını toplarken, bir resim defteri buldum. İçinde karanlık renklerle çizilmiş bir resim: Bir köşede ağlayan bir çocuk, etrafında gülen yüzler. Altında küçük harflerle yazılmış: “Ben yalnızım.” O resmi görünce, içimde bir şeyler koptu. O gece sabaha kadar uyuyamadım. Kendi çocukluğumu düşündüm. Ben de ilkokulda bir öğretmenim tarafından utandırılmıştım. Yıllarca o utancı içimde taşımıştım. Şimdi kızım aynı acıyı yaşıyordu.

Bir sabah Defne’ye, “Bugün okula gitmek zorunda değilsin,” dedim. Gözleri parladı. “Gerçekten mi?” dedi. “Evet, bugün birlikte bir şeyler yapacağız,” dedim. O gün Defne’yle sahile gittik, dondurma yedik, martıları izledik. “Anne, seninle olduğumda kendimi güvende hissediyorum,” dedi. O an, bir annenin en büyük gücünün sevgisi olduğunu anladım. Ama biliyordum ki, Defne’nin iyileşmesi için daha fazlası gerekiyordu.

Bir psikologdan yardım aldık. Defne, duygularını anlatmaya başladı. “Öğretmenim bana bağırınca, herkes bana bakıyor. Çok utanıyorum. Keşke görünmez olsam,” dedi. Psikolog, “Çocuklar için en önemli şey, kendilerini değerli hissetmeleridir. Okulda yaşananlar uzun süreli izler bırakabilir,” dedi. O an, Türkiye’de çocukların duygusal ihtiyaçlarının ne kadar göz ardı edildiğini düşündüm. Okullarımızda sevgi, anlayış ve empati eksikti.

Aylar geçti. Defne yavaş yavaş toparlandı. Ama o gün okuldan eve döndüğünde, çantasından çıkan o mektup, hayatım boyunca unutamayacağım bir yara olarak kaldı. Bir anne olarak, çocuğumu korumak için elimden geleni yaptım. Ama sistemin, öğretmenlerin, toplumun çocuklarımız üzerindeki etkisini değiştirmek o kadar kolay değildi.

Şimdi bazen Defne’ye bakıyorum. Gözlerinde hâlâ o kırgınlık var mı diye düşünüyorum. Kendi kendime soruyorum: Bir anne olarak yeterince güçlü müyüm? Çocuğumu bu acımasız dünyadan koruyabilir miyim? Siz olsaydınız ne yapardınız?