Bir Hayalin Kırılışı: Elif’in Gerçeklerle Yüzleşmesi
“Elif, bu böyle gitmez! Senin annenle baban gibi olamam ben!” diye bağırdı Barış, mutfağın ortasında, elleriyle masaya vururken. O an, içimde bir şeylerin kırıldığını hissettim. Sanki çocukluğumun o sessiz, kitap kokulu odasında değil de, bambaşka bir dünyada, yabancı birinin evinde uyanmıştım. Oysa ne hayallerle gelmiştim İstanbul’a, Barış’la yeni bir hayat kurmaya…
Küçükken, Bursa’nın kenar mahallesinde, eski bir apartmanın üçüncü katında büyüdüm. Annem, bana her zaman “Elif, kızım, okumak seni kurtarır,” derdi. Babam ise sessizdi, ama gözlerinde hep bir gurur vardı. Ben de onların umudu oldum, derslerimde hep başarılıydım. Arkadaşlarım dışarıda oynarken, ben kitapların arasında kaybolurdum. O kitaplar bana başka hayatların, başka ihtimallerin kapısını aralardı. Ama gerçek hayat, kitaplarda yazanlardan çok daha acımasızmış, bunu çok geç anladım.
Üniversiteyi kazandığımda ailem sevinçten ağladı. İstanbul’a ilk geldiğimde, her şey bana büyülü gelmişti. Kalabalıklar, ışıklar, özgürlük… Ve Barış’la tanışmam da işte o günlere denk geldi. O, bana hayatımda ilk defa kendimi özel hissettiren adamdı. Gözlerinde bir sıcaklık, sözlerinde bir güven vardı. Ailemle tanıştırdığımda, annem biraz mesafeli durmuştu, ama babam Barış’ı sevmişti. “Dürüst çocuk,” demişti. Ben ise, Barış’la birlikte hayaller kurmaya başlamıştım bile.
Üniversite bitti, iş bulmak kolay olmadı. Barış da kendi işini kurmaya çalışıyordu. Birlikte yaşama fikri ilk onun aklına geldi. “Elif, artık kendi hayatımızı kuralım,” dediğinde, içimde bir korku vardı ama heyecanım daha büyüktü. Annem önce karşı çıktı, “Kız kısmı evlenmeden erkekle yaşar mı?” dedi. Ama ben, annemin korkularını geride bırakıp, kendi yolumu çizmek istedim. Barış’ın küçük ama sıcak evine taşındım. O ilk gün, Barış bana sarılıp, “Her şey çok güzel olacak,” demişti. O an, hayatımın en mutlu anıydı belki de.
Ama gerçekler, hayallerimi bir bir yıkmaya başladı. Barış’ın işi yolunda gitmiyordu, sürekli stresliydi. Akşamları eve geldiğinde, yüzünde yorgunluk ve öfke vardı. Ben ise iş bulamamıştım, günlerim evde geçiyordu. Annem her gün arıyor, “Bir sıkıntın var mı kızım?” diye soruyordu. Ona hiçbir şey belli etmemeye çalışıyordum. Barış’la aramızdaki mesafe her geçen gün büyüyordu. Birlikte yemek yediğimiz akşamlar azaldı, sohbetlerimiz kısaldı. Bir gün, Barış bana dönüp, “Seninle konuşmak istemiyorum Elif, kafam çok dolu,” dediğinde, içimde bir boşluk oluştu.
Bir sabah, mutfakta kahvaltı hazırlarken, Barış’ın telefonuna bir mesaj geldi. Gözüm istemeden ekrana kaydı. “Bu akşam buluşalım mı?” yazıyordu bir kadın adıyla. O an, içimdeki bütün güven duygusu yerle bir oldu. Barış’a bir şey söylemedim, ama içim içimi yedi. O gece, Barış eve geç geldi. Yüzüme bakmadan, “Yorgunum,” dedi ve odasına kapandı. Ben ise, mutfakta tek başıma oturup ağladım. O an, annemin sesi kulaklarımda yankılandı: “Kızım, kimse için kendini harcama.”
Ertesi gün, Barış’la konuşmaya karar verdim. “Barış, aramızda bir şeyler değişti. Bana anlatmak istediğin bir şey var mı?” dedim. Gözlerini kaçırdı, “Elif, ben de bilmiyorum. Her şey üstüme geliyor. Sen de sürekli evde, sessiz, hiçbir şey yapmıyorsun. Bazen boğuluyorum,” dedi. O an, suçluluk duygusu sardı beni. Sanki her şeyin sebebi benmişim gibi hissettim. Oysa ben de yalnızdım, ben de bir çıkış yolu arıyordum.
Günler geçtikçe, evdeki sessizlik daha da ağırlaştı. Barış’la aramızda görünmez bir duvar örülmüştü. Bir akşam, annem aradı. Sesimdeki kırıklığı hissetmiş olacak ki, “Elif, kızım, ne oldu?” diye sordu. Dayanamadım, her şeyi anlattım. Annem uzun süre sustu, sonra, “Kızım, hayat bazen hayal ettiğimiz gibi gitmez. Ama unutma, sen değerlisin. Kendini kimsenin gölgesinde bırakma,” dedi. O sözler, bana güç verdi. O gece, uzun uzun düşündüm. Hayatım boyunca hep başkalarını mutlu etmeye çalışmıştım. Annemi, babamı, Barış’ı… Peki ya ben? Ben ne istiyordum?
Bir sabah, Barış’la oturup konuşmaya karar verdim. “Barış, ben bu şekilde devam edemem. İkimiz de mutsuzuz. Belki de biraz ayrı kalmamız gerekiyor,” dedim. Barış önce şaşırdı, sonra sessizce başını salladı. “Belki de haklısın,” dedi. O gün, eşyalarımı topladım, annemin evine döndüm. Annem beni kapıda gözyaşlarıyla karşıladı. “Kızım, hoş geldin,” dedi. O an, içimde bir huzur hissettim. Yalnız değildim. Ailem yanımdaydı.
Aylar geçti. Kendime yeni bir iş buldum, tekrar kitaplara döndüm. Yalnızlık bazen ağır gelse de, artık kendimi daha iyi tanıyordum. Barış’la arada bir mesajlaştık, ama ikimiz de eskiye dönemedik. Hayatımda yeni bir sayfa açtım. Şimdi, geceleri pencereden dışarı bakarken, kendi kendime soruyorum: “Acaba hayallerimizle gerçeklerimiz neden bu kadar farklı? İnsan, kendi mutluluğunu bulmak için ne kadar yalnız kalmalı?”
Belki de en büyük cesaret, kendi yolunu seçmekte saklıdır. Sizce, insan ne zaman gerçekten kendisi olur?