Bir Yaranın Kökleri: Bir Ailenin Sessiz Çığlığı

“Yeter artık Murat! Senin için bu köpek bizim çocuklardan daha mı önemli?” diye bağırdım, ellerimdeki bezle mutfak fayanslarını silerken. Yine sabahın köründe, köpeğimiz Karabas’ın yaptığı işlerle uğraşıyordum. Mutfak halısı çoktan çöpe gitmişti; ne yaptıysam, hangi deterjanı kullandıysam fayda etmemişti. Ama mesele halı değildi, mesele yıllardır içimde biriken öfkeydi. Murat ise her zamanki gibi sessizce gazetesini katladı, gözlerini bana kaldırmadan, “O da bizim ailemizden biri, Jale,” dedi. O an içimde bir şeyler koptu.

Çocuklar, Elif ve Emir, odalarında sessizce oynuyorlardı. Onlar da bu tartışmalara alışmışlardı artık. Elif geçen gün bana, “Anne, Karabas’ı neden bu kadar sevmiyorsun?” diye sormuştu. Oysa ben Karabas’ı sevmiyor değildim, ama evdeki huzursuzluğun kaynağı haline gelmişti. Murat’ın köpeğe olan düşkünlüğü, çocuklara ve bana olan ilgisini gölgede bırakıyordu. Her akşam işten geldiğinde önce Karabas’ı sever, onunla konuşur, sonra bizimle ilgilenirdi. Bazen kendimi evde bir yabancı gibi hissediyordum.

Bir akşam, Murat işten geç geldi. Kapıdan içeri girdiğinde Karabas havlamaya başladı, çocuklar ise korkudan odalarına kaçtı. Murat köpeği kucağına aldı, “Aferin oğlum, babanı beklemişsin,” dedi. O an dayanamadım, “Çocukların senden korkuyor Murat! Farkında mısın?” dedim. Murat bir an durdu, bana baktı, sonra başını eğdi. “Sen de biliyorsun, Karabas hasta. Onu sokağa atamam. O da bizim gibi bir can,” dedi. Gözlerim doldu. “Peki ya biz? Biz de senin için bir canız. Bizi de böyle koruyacak mısın?” dedim.

O gece sabaha kadar uyuyamadım. Yatakta dönüp dururken, geçmişi düşündüm. Murat’la üniversitede tanışmıştık. O zamanlar ne kadar mutluyduk. Hayallerimiz vardı, birlikte bir aile kurmak, çocuklarımızı sevgiyle büyütmek istiyorduk. Ama hayat, hayallerimizi yavaşça kemirmişti. Murat’ın iş stresi, benim evdeki yalnızlığım, çocukların büyümesiyle artan sorumluluklar… Ve Karabas’ın hastalığı. Murat, köpeğe olan sevgisini, sanki bize gösteremediği ilgiyi ona vererek telafi etmeye çalışıyordu. Ama ben, her geçen gün biraz daha yalnızlaşıyordum.

Bir sabah, Elif ateşlendi. Hastaneye gitmemiz gerekiyordu. Murat’a haber verdim, “Elif’in ateşi çok yüksek, hemen hastaneye gitmeliyiz,” dedim. Murat, “Ben Karabas’ı veterinere götürecektim, sen Elif’i götür, ben de işimi halledeyim,” dedi. O an içimdeki öfke patladı. “Senin için Karabas, kızımızdan daha mı önemli?” diye bağırdım. Murat bir şey söylemedi, sadece kapıyı çekip çıktı. Elif’in gözleri doldu, “Baba bizi sevmiyor mu?” diye sordu. O an yüreğim paramparça oldu. Kızımı kucağıma aldım, “Baban seni çok seviyor, sadece bazen yanlış öncelikler seçiyor,” dedim. Ama kendime bile inandıramadım.

Hastanede Elif’in ateşi düştü, eve döndüğümüzde Murat hâlâ yoktu. Emir, “Anne, babam yine Karabas’ı mı seçti?” diye sordu. Oğlumun gözlerinde kırgınlık vardı. O an karar verdim, bu böyle devam edemezdi. Akşam Murat eve geldiğinde, çocuklar odalarına çekildi. Ben ise mutfakta onu bekliyordum. “Murat, konuşmamız lazım,” dedim. O da sandalyesine oturdu, başını öne eğdi. “Biliyorum, haklısın Jale. Ama Karabas’ı sokağa atamam. O bana annemden yadigâr. Annem öldüğünde bana onu emanet etmişti. Onu kaybedersem, annemi de ikinci kez kaybetmiş gibi hissedeceğim,” dedi. Gözlerinden yaşlar süzüldü. O an Murat’ın içindeki acıyı ilk kez bu kadar net gördüm.

Ama yine de, ailemizin huzuru için bir şeyler yapmamız gerekiyordu. “Murat, Karabas’ı sokağa atmak istemiyorum. Ama çocuklar senden uzaklaşıyor. Onlara da biraz zaman ayırmalısın. Belki Karabas için daha uygun bir bakım bulabiliriz, ona daha iyi bakabilecek bir yer,” dedim. Murat başını salladı, “Düşüneceğim,” dedi. O gece ilk defa uzun uzun konuştuk. Geçmişimizi, kayıplarımızı, korkularımızı… Murat’ın annesinin ölümünden sonra içine kapanmasının, Karabas’a bu kadar bağlanmasının sebebini ilk kez bu kadar açık anladım. Ama yine de, çocuklarımın babasız büyümesini istemiyordum.

Ertesi gün Murat, Karabas’ı veterinere götürdü. Veteriner, köpeğin ciddi bir hastalığı olduğunu, özel bakıma ihtiyacı olduğunu söyledi. Murat eve geldiğinde gözleri kan çanağı gibiydi. “Jale, belki de haklısın. Karabas için daha iyi bir yer bulmamız lazım,” dedi. O an içimde bir burukluk hissettim. Karabas’ı sevmiyor değildim, ama ailemizin huzuru için fedakarlık yapmamız gerekiyordu.

Bir hafta sonra, Karabas’ı şehir dışında bir hayvan bakım evine yerleştirdik. Murat, köpeği bırakırken gözyaşlarını tutamadı. Ben de ağladım. Çocuklar ise ilk kez babalarına sarıldılar. Eve döndüğümüzde, evde bir sessizlik vardı. Ama bu sessizlik, huzurun sessizliğiydi. Murat, çocuklarla daha çok vakit geçirmeye başladı. Elif ve Emir, babalarına yeniden güvenmeye başladılar. Ben ise, yıllardır ilk kez kendimi yalnız hissetmedim.

Ama bazen geceleri, Karabas’ın havlamasını duyar gibi oluyorum. Murat’ın gözlerinde hâlâ bir hüzün var. Bazen düşünüyorum, fedakarlık yapmak, sevdiklerimiz için vazgeçmek mi demek? Yoksa, bazen kendimizden de vazgeçmek mi? Siz olsaydınız, ne yapardınız?