Sadık Bir Dostun Feryadı: Komutanın Cenazesinde Yaşananlar

“Baba, gitme!” diye bağırdım, annemin titreyen elleriyle beni tutmaya çalıştığı o sabahı unutamıyorum. Babam, Komutan Cemal Yıldız, görev için evden ayrılırken gözlerinde alışık olduğum o kararlı bakış vardı. Her zamanki gibi, Karabas da kapının önünde kuyruğunu sallayarak onu uğurluyordu. O gün, babamın son vedasıydı, ama bunu kimse bilmiyordu.

Cenaze günü, kasabanın mezarlığı insanlarla dolup taşmıştı. Herkes, babamın kahramanlıklarını konuşuyor, annem ise gözyaşlarını içine akıtıyordu. Ben ise, 17 yaşında bir genç olarak, içimdeki boşluğu tarif edemiyordum. Tabutun başında, Karabas’ın sessizce beklediğini gördüm. O, babamın en sadık dostuydu; yıllarca birlikte devriye gezmiş, birlikte yaralar almışlardı. Karabas, babamın yokluğunda evde sessizleşmiş, yemek yememişti.

İmam dua etmeye başladığında, Karabas birden havlamaya ve tabutun üzerine atlamaya başladı. Herkes şaşkınlıkla ona bakarken, Karabas’ın gözlerinden yaşlar akıyordu. Annem, “Ne oluyor bu hayvana?” diye fısıldadı. Amcam, “Belki de Cemal’in kokusunu alıyor, veda etmek istiyor,” dedi. Ama Karabas’ın havlaması bir türlü dinmedi. Birden, tabutun altından ince bir kan sızıntısı fark edildi. Herkes bir an duraksadı; babamın naaşı, görev sırasında aldığı son yaranın izlerini hâlâ taşıyordu. Karabas, o kokuyu almış, sahibinin hâlâ acı çektiğini sanmıştı.

O an, mezarlıkta bir sessizlik oldu. Herkesin gözleri doldu. Babamın silah arkadaşları, “Cemal’in köpeği bile onun acısını hissediyor,” diye mırıldandı. Annem, Karabas’ın başını okşayarak, “O da bizim gibi yas tutuyor,” dedi. Ben ise, Karabas’ın gözlerine bakarken, babamın bana öğrettiği cesareti ve sadakati düşündüm.

Cenazeden sonra evdeki hava daha da ağırlaştı. Annem, babamın yokluğuna alışamıyor, geceleri sessizce ağlıyordu. Kardeşim Elif ise, babamın fotoğrafına sarılarak uyuyordu. Karabas, babamın odasının kapısında sabahlıyor, arada bir kapıyı tırmalıyordu. Bir gece, annemle tartıştık. “Sen de baban gibi duygularını içine atıyorsun, oğlum!” dedi. “Bize anlat, ne hissediyorsun?” Ama ben susmayı tercih ettim. Çünkü babam bana, “Erkekler ağlamaz, ama duygularını da saklama,” demişti. O gece, Karabas’ın yanına gidip sessizce ağladım.

Babamın ölümünden sonra, ailemizdeki eski yaralar da açıldı. Amcam, miras meselesini gündeme getirdi. “Cemal’in maaşı ne olacak? Evi nasıl paylaşacağız?” diye sordu. Annem, “Bizim derdimiz para değil, Cemal’in yokluğu!” diye bağırdı. O an, ailedeki çatlaklar daha da derinleşti. Karabas ise, tüm bu tartışmaların ortasında sessizce oturuyor, sanki babamın yokluğunu herkesten fazla hissediyordu.

Bir gün, Karabas aniden hastalandı. Veterinere götürdüğümüzde, “Stresten yemiyor, sahibinin yasını tutuyor,” dedi. Annem, Karabas’ın başını okşayarak, “O da bizim gibi Cemal’i bekliyor,” dedi. O an, babamın yokluğunun sadece insanları değil, hayvanları da nasıl etkilediğini anladım. Karabas’ın gözlerinde, babamın bana bıraktığı mirası gördüm: Sadakat, cesaret ve sevgi.

Aylar geçti, ama acımız dinmedi. Annem, “Hayat devam ediyor, oğlum,” dedi bir gün. “Baban olsaydı, güçlü olmamızı isterdi.” O gece, Karabas’ın başını okşarken, babamın bana bıraktığı mektubu buldum. “Oğlum, hayat bazen acımasızdır. Ama unutma, en karanlık gecede bile umut vardır. Ailene sahip çık, Karabas’a iyi bak,” yazıyordu. O an, gözyaşlarımı tutamadım.

Şimdi, babamın mezarına her gittiğimde, Karabas da yanımda oluyor. Onun sessizliği, babamın yokluğunu bana hatırlatıyor. Ama aynı zamanda, hayatın devam ettiğini, sevginin ve sadakatin asla ölmediğini de gösteriyor.

Bazen düşünüyorum: Bir köpek bile sahibinin acısını bu kadar hissediyorsa, biz insanlar neden duygularımızı saklıyoruz? Sizce, acılarımızı paylaşmak bizi zayıf mı yapar, yoksa daha mı güçlü kılar?