Bir Kadının Sessiz Çığlığı: Elif’in Hikâyesi
“Sen artık sadece bir yükten ibaretsin, Elif. Ne kendine, ne bana, ne de çocuklara bir faydan var!”
Bu sözler, Murat’ın ağzından döküldüğünde, içimdeki son umut kırıntısı da paramparça oldu. O sabah, mutfakta çaydanlığın fokurtusu arasında, ellerim titreyerek tezgâha tutunmaya çalışıyordum. Vücudumun her yerinde hissettiğim ağrıya rağmen, çocuklarım için ayakta kalmaya çalışıyordum. Ama Murat’ın gözlerinde bana dair hiçbir sevgi, hiçbir merhamet kalmamıştı. Sanki ben, yıllarca aynı yastığa baş koyduğu kadın değilmişim gibi…
Ben Elif, 38 yaşındayım. İstanbul’un kenar mahallelerinden birinde, iki çocuğumla birlikte yaşadığım evde, ölümcül bir hastalığın pençesinde hayata tutunmaya çalışıyorum. Doktorlar bana altı ay kadar bir ömrüm kaldığını söylediklerinde, ilk düşündüğüm şey çocuklarım oldu. Onları Murat’ın eline bırakmak, bana ölümden daha ağır geliyordu. Çünkü Murat, hastalığım ilerledikçe bana karşı daha da acımasızlaşmış, çocuklarımıza ise soğuk ve ilgisiz bir baba olmuştu.
O sabah, Murat’ın bana hakaretler yağdırdığı anı telefonumun kamerasına kaydettim. O an, içimde bir şeyler koptu. Belki de bu kaydı çocuklarım bir gün izler, annelerinin neyle mücadele ettiğini anlarlar diye düşündüm. Çünkü Murat, dışarıda herkesin gözünde saygın bir adamdı. Mahallede selamı eksik olmaz, camide ön safta namaz kılar, komşulara yardım ederdi. Ama evin kapısı kapandığında, gerçek yüzü ortaya çıkardı. Özellikle hastalığım ilerledikçe, bana olan tahammülü azaldı. “Senin yüzünden hayatım mahvoldu,” derdi. “Çocuklar da senden bir şey öğrenemeyecek zaten.”
Ailem ise bana destek olmak yerine, “Kocandır, idare et,” diyerek susmamı öğütledi. Annem, “Çocukların için sabret kızım,” derdi. Babam ise Murat’ın yanında durmayı tercih etti. “Adam haklı, hasta kadınla kim uğraşır?” dedi bir gün, gözümün içine baka baka. O an, yalnızlığımın ne kadar derin olduğunu anladım.
Çocuklarım, Zeynep ve Emir, her geçen gün daha içine kapanık hale geliyordu. Zeynep, on yaşında olmasına rağmen, geceleri yanıma gelip sessizce ağlardı. “Anne, babam seni neden sevmiyor?” diye sorardı. Emir ise altı yaşında, babasının gölgesinde korkuyla büyüyordu. Murat, bazen ona bağırır, oyuncaklarını kırar, “Ağlama, erkek adam ağlamaz!” diye azarlardı. Ben ise elimden geldiğince onları korumaya çalışıyordum, ama gücüm her geçen gün tükeniyordu.
Bir gün, Murat eve sarhoş geldi. Yine hakaretler, yine tehditler… O gece, çocuklarımın odasına gizlice girdim ve onlara sarıldım. “Sizi çok seviyorum,” dedim. “Ne olursa olsun, birbirinize sahip çıkın.” O an, gözlerimdeki yaşları saklayamadım. Zeynep, “Anne, sen ölecek misin?” diye sordu. Yutkundum, cevap veremedim. Sadece başımı salladım. O gece, uyuyamadım. Kafamda binlerce düşünce…
Hastaneye gittiğimde, doktorum bana “Elif Hanım, psikolojik destek almanız lazım,” dedi. Ama ben, psikoloğa gitmeye cesaret edemedim. Çünkü Murat, “Delirdin mi sen? Mahallede adımız çıkar!” diye bağırırdı. Zaten ailem de, “Aman kızım, kimseye anlatma, ayıp olur,” derdi. O yüzden, acımı içime gömdüm. Sadece geceleri, çocuklarım uyuduğunda, yastığıma sessizce ağladım.
Bir gün, Murat çocukları alıp annesine götürdü. “Senin yanında kalmalarına izin vermeyeceğim,” dedi. “Sen zaten yakında öleceksin, çocuklarımı da mahvedeceksin.” O an, dünyam başıma yıkıldı. Çocuklarımın bana sarılıp ağlamalarını, “Anne, bizi bırakma!” diye haykırmalarını asla unutamayacağım. Ama Murat, onları zorla arabaya bindirdi ve gitti. O günden sonra, çocuklarımı sadece haftada bir saat görebildim. O da Murat’ın gözetiminde, soğuk bir odada…
Velayet davası açtım. Üç yıl boyunca mahkemelerde süründüm. Hakim, “Çocukların menfaati için babada kalmaları daha uygun,” dedi. Çünkü Murat’ın maddi durumu iyiydi, benim ise hastalığım vardı. Kimse, çocukların psikolojik durumunu, Murat’ın evdeki gerçek yüzünü görmek istemedi. Ben ise her duruşmada, “Çocuklarım bana gelsin, ben onlara zarar vermem,” diye yalvardım. Ama kimse beni dinlemedi.
Bir gün, Murat’ın bana hakaret ettiği, çocuklara bağırdığı anları gizlice kaydettim. O kayıtları bir USB’ye yükledim ve avukatıma verdim. “Bunları mahkemeye sunun,” dedim. Ama avukatım, “Elif Hanım, bunlar delil olarak kabul edilmeyebilir. Ayrıca, Murat’ın avukatları sizi iftira atmakla suçlayabilir,” dedi. Yine de vazgeçmedim. Çünkü başka çarem yoktu.
Hastalığım ilerledikçe, vücudumda hissettiğim ağrılar dayanılmaz hale geldi. Artık yürümekte bile zorlanıyordum. Bir gece, hastanede tek başıma yatarken, hayatımın muhasebesini yaptım. “Ben ne yaptım da bu hale geldim?” diye sordum kendime. Çocuklarım için yaşadım, onlar için savaştım. Ama sonunda, elimde sadece acı ve yalnızlık kaldı.
O gece, son bir kez çocuklarımı görmek istedim. Murat’a yalvardım. “Ne olur, Zeynep’le Emir’i bana getir. Onlara veda etmek istiyorum,” dedim. Ama Murat, “Seninle görüşmelerine gerek yok. Zaten seni hatırlamalarını istemiyorum,” dedi. O an, içimdeki tüm umutlar söndü.
Sonunda, geride çocuklarım için bir iz bırakmaya karar verdim. O kaydı, onlara yazdığım bir mektup ve birkaç fotoğrafla birlikte bir kutuya koydum. “Bir gün, büyüdüğünüzde bu kutuyu açın,” diye yazdım. “Anneniz sizi çok sevdi ve sizin için savaştı. Hiçbir zaman değersiz olmadınız.”
Şimdi, bu satırları yazarken, gözlerimden yaşlar süzülüyor. Belki de bu dünyadan sessizce ayrılacağım. Ama çocuklarım, bir gün gerçeği öğrenecekler. Belki de, annelerinin sessiz çığlığını duyan birileri olur.
Sizce, bir anne çocuklarını korumak için ne kadar ileri gidebilir? Ya da, toplumun sessizliği yüzünden kaç kadın daha yalnızlığa mahkûm olacak?