On Yıl Boyunca Köyümde Yalnızdım: Bir Kadının Sessiz Çığlığı
“Yine mi başlıyorlar?” diye içimden geçirdim, pencerenin önünde, eski perdelerin arkasında saklanırken. Her sabah olduğu gibi, köyün kadınları çeşme başında toplanmış, fısıltılarla adımı anıyorlardı. “Ayşe’nin kızı Zeynep işte, o namussuz,” derken göz göze gelmemeye çalışıyorlardı. Oğlum Emir, sekiz yaşında, her gün okula giderken başını öne eğiyor, arkadaşlarının alaycı bakışlarından kaçıyordu. Babasız büyüyen bir çocuk olmak, bu köyde en ağır yüklerden biriydi. Ama asıl yük, annesi olarak benim omuzlarımdaydı; on yıl boyunca ne bir dostum oldu, ne de bir akrabam kapımı çaldı.
Her şey on yıl önce, kocam Murat’ın bir gece ansızın ortadan kaybolmasıyla başladı. O geceyi asla unutamam. Yağmur bardaktan boşanırcasına yağıyordu, Murat kapıdan çıkarken, “Birazdan dönerim,” demişti. O gidiş, bir daha dönmemek üzereydi. Ertesi sabah köyün muhtarı kapımı çaldı, “Murat’ı gören oldu mu?” diye sordu. O günden sonra, Murat’ın adı bir daha anılmadı. Kimse bana ne olduğunu sormadı, kimse acımı paylaşmadı. Sadece fısıltılar arttı: “Kesin bir iş çevirdi, belki de Zeynep’in yüzünden başına bir şey geldi.”
Köyde kadın olmak zordu, ama yalnız bir kadın olmak, hele ki genç ve güzel bir kadın, daha da zordu. Herkesin gözü üzerimdeydi. Tarlada çalışırken, pazarda alışveriş yaparken, camiye giderken bile arkamdan konuşuluyordu. Bir gün, komşum Hatice abla, “Kızım, köy yerinde dul kadın dikkatli olmalı,” dedi. O an gözlerim doldu, ama ağlamadım. Çünkü gözyaşlarım bile bu köyde dedikodu olurdu.
Oğlum Emir büyüdükçe, soruları da büyüdü. “Anne, babam nerede?” diye sorduğunda, yutkunup sustum. Ona yalan söylemek istemedim, ama gerçeği de anlatamadım. Çünkü ben de bilmiyordum. Murat’ın başına ne geldi, neden gitti, kimse bilmiyordu. Ama köyde herkesin bir hikayesi vardı: “Murat başka bir kadınla kaçtı,” diyenler de oldu, “Zeynep’in namusuna leke sürdü,” diyenler de. En acısı, oğlumun okulda “yetim” diye çağrılmasıydı. Bir gün ağlayarak geldi, “Anne, ben yetim miyim?” dedi. O an içim parçalandı, ama yine de güçlü durmak zorundaydım.
Yıllar geçti, ben çalıştım, didindim, oğlumu büyüttüm. Tarlada sabahın köründe çalıştım, akşamları dikiş diktim. Kimseye muhtaç olmamak için elimden geleni yaptım. Ama köyün gözünde hep “o kadın” olarak kaldım. Bir gün, köy kahvesinde oturan erkeklerin bakışlarını hissettim. İçlerinden biri, “Zeynep’in evi yine karanlık, kim bilir kim geliyor geceleri,” dedi. O an yer yarılsa da içine girsem dedim. Ama kaçacak yerim yoktu.
Bir öğleden sonra, Emir okuldan gelmiş, ödevini yapıyordu. Ben de mutfakta çorba kaynatıyordum. Birden dışarıdan motor sesleri duyuldu. Pencereden baktım, üç tane siyah lüks araba evin önünde durdu. Köyde böyle arabalar görülmezdi. Kapı çalındı, korkuyla açtım. Karşımda, takım elbiseli, yaşlıca bir adam vardı. Gözleri dolu dolu bana baktı, sonra dizlerinin üstüne çöktü. “Zeynep, affet beni,” dedi. Şaşkınlıkla geri çekildim. Arkasından iki adam daha geldi, biri elinde bir zarf tutuyordu.
Yaşlı adam, “Ben Mahmut, Murat’ın babasıyım,” dedi. O an dünya başıma yıkıldı. Murat’ın ailesi, on yıl boyunca bir kez olsun aramamış, sormamıştı. Onlar da beni suçlamış, oğullarının kaybolmasından beni sorumlu tutmuşlardı. “Oğlumun başına ne geldiğini biliyorum artık,” dedi Mahmut Bey, gözyaşları içinde. “On yıl önce, Murat bir borca bulaşmış, İstanbul’a kaçmak zorunda kalmış. Bize ulaşamadı, sonra da bir kazada hayatını kaybetmiş. Ama biz seni suçladık, sana sırtımızı döndük. Affet kızım.”
O an, içimdeki tüm öfke, acı, hüzün bir araya geldi. “On yıl boyunca oğlumla tek başıma mücadele ettim. Siz neredeydiniz?” diye bağırdım. Mahmut Bey başını eğdi, “Bize de yalan söylediler, seni suçladılar. Ama şimdi gerçeği öğrendik. Oğlumun tek emaneti sizsiniz. Lütfen, bize dön, ailemizin bir parçası ol,” dedi. Emir kapının arkasından çıkıp, “Dede?” diye fısıldadı. Mahmut Bey gözyaşları içinde Emir’e sarıldı. O an, yıllardır aradığım bir sıcaklık hissettim, ama içimdeki kırgınlık geçmedi.
Köyde bu olay duyulunca, herkes kapıma gelmeye başladı. “Zeynep, biz yanlış yaptık,” diyenler, “Affet bizi,” diye yalvaranlar oldu. Ama ben on yıl boyunca yaşadıklarımı unutamıyordum. Herkesin gözünde bir anda “kahraman anne” olmuştum. Ama ben, on yıl boyunca yalnız kalmış, oğlumla hayata tutunmaya çalışmıştım. Şimdi, Murat’ın ailesi bana sahip çıkmak istiyordu. Ama ben, kendi ayaklarım üzerinde durmayı öğrenmiştim.
Bir gece, Emir yanıma geldi. “Anne, dedemle gidelim mi?” dedi. Gözlerim doldu. “Oğlum, sen ne istersen onu yapacağız,” dedim. İçimde bir savaş vardı; bir yanda yıllardır özlemini çektiğim aile sıcaklığı, diğer yanda bana yapılan haksızlıklar. Mahmut Bey her gün gelip, “Kızım, ne olur affet,” diyordu. Ama affetmek kolay değildi. On yıl boyunca çektiğim acılar, oğlumun gözyaşları, köyün dedikoduları… Hepsi bir anda silinmiyordu.
Bir gün, köy meydanında herkesin önünde konuştum. “On yıl boyunca bana sırtınızı döndünüz. Oğluma yetim dediniz, bana namussuz. Şimdi gerçeği öğrendiniz diye her şey düzelecek mi sanıyorsunuz? Ben, oğlum için yaşadım, onun için savaştım. Kimseye muhtaç olmadım. Ama affetmek, unutmak demek değildir. Bunu unutmayın,” dedim. Herkes başını öne eğdi. O an, içimde bir huzur hissettim. Artık kimseye hesap vermek zorunda değildim.
Mahmut Bey, bana ve Emir’e İstanbul’da yeni bir hayat teklif etti. “Sıfırdan başlayalım, geçmişi geride bırakalım,” dedi. Uzun süre düşündüm. Sonunda, oğlumun geleceği için kabul ettim. Ama köyden ayrılırken, içimde bir burukluk vardı. On yıl boyunca bana cehennemi yaşatan bu topraklardan giderken, bir daha asla aynı insan olmayacağımı biliyordum.
Şimdi, İstanbul’da yeni bir hayat kurduk. Emir mutlu, okulunda başarılı. Ben de bir iş buldum, kendi ayaklarım üzerinde duruyorum. Ama geceleri, bazen o eski günleri düşünüyorum. Acaba, affetmek gerçekten mümkün mü? Yoksa bazı yaralar, ne kadar zaman geçerse geçsin, asla kapanmaz mı?