Bir Gün Daha: Sırtımdaki Görünmez Yük

“Yeter artık, Zeynep!” diye bağırdı annem, mutfaktan gelen sesin ardından. “Her sabah aynı şey! İş bulamadın mı hâlâ?”

O an, içimde bir şeyin kırıldığını hissettim. Sanki göğsümün ortasında görünmez bir taş vardı ve her nefes alışımda biraz daha ağırlaşıyordu. O sabah yine iş görüşmesinden eli boş dönmüştüm. Kadıköy’deki eski pazarın yanında, sigaramı rüzgardan koruyarak beklerken, elimdeki eski bez çantanın ağırlığına değil, içimdeki yükün ağırlığına yeniliyordum.

Yanımdan geçen yaşlı bir adam, “Kızım, iyi misin?” diye sordu. Gözlerime baktı, ama ben göz göze gelmekten kaçındım. “İyiyim amca,” dedim, ama sesim titredi. Kimseye anlatamadığım bir yorgunluk vardı üzerimde. Ne anneme, ne babama, ne de arkadaşlarıma…

Babam işten erken gelmişti o gün. Salona girdiğimde televizyonun karşısında oturuyordu. Gözleri cam gibi boş bakıyordu ekrana. “Kızım,” dedi sessizce, “Senin yaşında ben iki çocuk okutuyordum.”

İçimden bir şeyler koptu yine. Babamın o eski hikâyeleri… Hep aynı cümleler: “Bizim zamanımızda…” Oysa zaman değişmişti. Üniversiteyi bitirmiştim, ama iş bulmak imkânsızdı. Her gün yeni bir ilan, yeni bir umut, sonra yine hayal kırıklığı…

Akşam yemeğinde annemle babam arasında sessiz bir gerilim vardı. Annem tabağıma biraz daha pilav koyarken, “Yarın komşunun kızıyla konuşacağım,” dedi. “Belki markette işe başlarsın.”

“Anne, ben dört yıl üniversite okudum,” dedim. “Market rafı dizmek için mi?”

Annemin gözleri doldu. “Kızım, aç mı kalalım? Herkes bir yerden başlıyor.”

O gece odamda uzun süre uyuyamadım. Tavanı izlerken, kendi kendime sordum: Ben nerede yanlış yaptım? Hayallerim neden bu kadar uzakta kaldı? Arkadaşlarım sosyal medyada yurtdışında fotoğraflar paylaşıyor, ben ise her gün aynı sokaklarda iş arıyordum.

Sabah erkenden kalktım. Annem mutfakta çay demliyordu. Göz göze geldik. “Kızım,” dedi yumuşak bir sesle, “Biliyorum zor… Ama biz de çaresiziz.”

Birden ağlamaya başladım. Annem sarıldı bana. “Geçecek kızım,” dedi, “Her şey geçer.”

Ama geçmiyordu işte… Her gün yeni bir umutla uyanıp, akşam eve yorgun ve umutsuz dönüyordum. Bir gün Kadıköy’deki pazarda eski lise arkadaşım Elif’le karşılaştım. Elif’in yüzü gülüyordu; özel bir şirkette işe başlamıştı.

“Sen ne yapıyorsun Zeynep?” diye sordu.

“İş arıyorum hâlâ,” dedim utana sıkıla.

Elif’in gözlerinde acıma vardı. “Bak bizim şirkette açık var aslında,” dedi. “Ama torpil lazım biliyorsun…”

O kelime… Torpil… Hayatım boyunca hep çalışarak bir yerlere gelmek istemiştim. Ama gerçekler bambaşkaydı.

Eve döndüğümde annem kapıda karşıladı beni. “Bugün nasıldı?”

“Yine olmadı anne,” dedim.

Annemin gözleri doldu yine. “Kızım, bak baban da üzülüyor. Bari markette başla, sonra bakarız.”

O gece babamla uzun uzun konuştuk. “Bak kızım,” dedi, “Ben de gençken çok hayal kurardım. Ama hayat başka türlü akıyor bazen.”

“Baba,” dedim, “Ben pes etmek istemiyorum.”

Babam başını salladı. “Pes etmek değil bu… Bazen yolunu değiştirmek gerekir.”

Ertesi sabah markete gittim. Müdürle konuştum; asgari ücret ve uzun saatler… Kabul ettim mecburen.

İlk günümde kasada yaşlı bir teyze bana gülümsedi. “Kolay gelsin kızım,” dedi. O an gözlerim doldu; çünkü kimse bana uzun zamandır böyle içten bir şekilde iyi dilekte bulunmamıştı.

Akşam eve döndüğümde annem kapıda karşıladı yine. “Nasıl geçti?”

“Zordu anne,” dedim, “Ama alışırım belki.”

Geceleri hâlâ tavanı izliyorum bazen. Hayallerimi düşünüyorum; öğretmen olmak istemiştim oysa… Ama şimdi markette kasadayım.

Bir gün babam yanıma geldi odama. Elinde eski bir fotoğraf vardı; üniversite mezuniyetimde çekilmişiz.

“Kızım,” dedi, “Sen bizim gururumuzsun. Hayat bazen insanı sınar… Ama sen güçlüsün.”

O an anladım ki; belki de en büyük mücadele pes etmemekti.

Şimdi size soruyorum: Siz hiç hayallerinizle gerçekler arasında sıkışıp kaldınız mı? Pes etmek mi gerekir yoksa başka bir yol mu bulmalı insan?