Gidişinle Doğan Umut: Bir Kadının Sessiz Çığlığı

“Yeter artık, Zeynep! Daha ne kadar deneyeceğiz? Her akşam aynı yemekler, aynı umutlar, aynı hayal kırıklığı…”

Kadir’in sesi mutfağın duvarlarında yankılandı. O an, elimdeki tabak yere düştü, seramik sesiyle birlikte kalbim de çatladı sanki. Masanın üzerinde taze pişmiş patatesli-kapustalı börekler, yanında annemden öğrendiğim yeşil mercimek çorbası… Hepsi birden anlamını yitirdi. Beş yıldır evliyiz. Beş yıl boyunca her ay, her dua, her doktor randevusu, her aile yemeği, her bakış, her gece… Hep aynı beklenti, hep aynı sessizlik.

Kadir’in arkasından kapı kapanırken, içimde bir şeyler de kapandı. O gece, mutfakta tek başıma oturup ağladım. Annemin sesi kulaklarımda çınladı: “Kızım, sabret. Allah büyüktür.” Ama sabır da bir yere kadar. Herkesin sabrı bir gün tükeniyor. Benimki de o gece tükendi.

Ertesi sabah, gözlerim şiş, ellerim titrek, işe gitmek için hazırlandım. Apartmanın merdivenlerinde komşum Ayşe Abla ile karşılaştım. Gözleriyle karnıma baktı, sonra başını eğdi. Herkesin bildiği ama kimsenin açıkça konuşmadığı bir sır gibi dolaşıyordu bu mahallede çocuk sahibi olamamak. Ayşe Abla, “Allah gönlünüze göre versin kızım,” dedi. Sanki bir dua, sanki bir teselli. Ama ben sadece başımı salladım, kelimeler boğazımda düğümlendi.

İş yerinde de durum farklı değildi. Arkadaşlarımın çoğu ya hamileydi ya da çocuklarından bahsediyordu. Her öğle arasında, “Zeynep, senin ne zaman?” diye soran bakışlar… Bir gün, Sevda bana yanaşıp fısıldadı: “Bak, ben de çok uğraştım. Şu doktora git, belki sana da iyi gelir.” Elime bir kartvizit tutuşturdu. O kartviziti cebime koyarken, içimde bir umut kıpırtısı hissettim mi, yoksa sadece çaresizliğimi mi saklamaya çalıştım, bilmiyorum.

Akşam eve döndüğümde Kadir yoktu. Telefonunu açmadı, mesajlarıma cevap vermedi. O geceyi de yalnız geçirdim. Yastığa başımı koyduğumda, içimde bir boşluk vardı. Sanki evde bir eksik değil, ben eksiktim. Annem aradı, “Kadir nasıl, siz nasılsınız?” diye sordu. “İyiyiz anne,” dedim. Yalan söyledim. Çünkü anneme gerçeği anlatmaya cesaretim yoktu. O da biliyordu, ben de biliyordum. Ama kimse konuşmuyordu.

Bir hafta sonra, Kadir eve geldiğinde gözlerinde bir yabancılık vardı. “Zeynep, ben biraz uzaklaşmak istiyorum. Belki de birbirimize iyi gelmiyoruz,” dedi. O an, içimdeki bütün umutlar bir anda söndü. “Senin suçun değil,” dedi. “Ama ben baba olamayacaksam, ne anlamı var?”

O gece, Kadir valizini topladı ve gitti. Kapı kapandı, ev sessizliğe gömüldü. O sessizlikte, kendi iç sesimi duydum. “Ben ne yaptım? Nerede yanlış yaptım?” diye sordum kendime. Oysa elimden gelen her şeyi yapmıştım. Doktorlar, ilaçlar, dualar, umutlar… Hepsi boşa mıydı?

Günler geçtikçe, mahallede dedikodular başladı. “Kadir ayrılmış, Zeynep çocuk yapamıyormuş,” diyen fısıltılar… Annem, babam, akrabalar… Herkesin gözünde bir acıma, bir merak. Bir gün, babam bana, “Kızım, hayat devam ediyor. Belki de bu senin sınavındır,” dedi. Ama ben sınavdan çok, bir cezadaymışım gibi hissediyordum.

Bir sabah, Sevda’nın verdiği kartviziti buldum. Aradım. Doktor Hanım, “Gel, konuşalım,” dedi. O gün hastaneye giderken, içimde bir umut, bir korku vardı. Doktor Hanım beni dinledi, testler yaptı. Sonuçlar geldiğinde, “Zeynep Hanım, tıbben bir engel yok. Bazen psikolojik faktörler de etkili olabilir,” dedi. “Kendinizi suçlamayın. Hayat bazen bize başka yollar açar.”

O gün eve dönerken, ilk defa kendimi suçlamamaya çalıştım. Kadir’in yokluğunda, kendi varlığımı bulmaya başladım. Annemle daha çok konuşmaya başladım. Bir gün, annem bana, “Kızım, çocuk sahibi olmak tek başına bir kadının değeri değildir. Sen benim için her zaman değerlisin,” dedi. O an, gözlerim doldu. Annemin kollarında ağladım.

Aylar geçti. Kadir’den haber alamadım. Bir gün, eski bir arkadaşım olan Elif aradı. “Zeynep, bir dernekte gönüllü olarak çalışıyoruz. Kimsesiz çocuklara ablalık yapıyoruz. Sen de gelir misin?” dedi. İlk başta tereddüt ettim. Ama sonra, belki de hayat bana başka bir yol gösteriyordu.

Derneğe ilk gittiğimde, çocukların gözlerindeki umut, bana da umut verdi. Onlarla oyunlar oynadım, ders çalıştım, hikayeler anlattım. Bir gün, küçük bir kız çocuğu, “Ablacığım, senin annen var mı?” diye sordu. “Var,” dedim. “Ama senin de artık bir ablan var.” O an, içimde bir sıcaklık hissettim. Belki de annelik sadece doğurmak değildi. Belki de sevmek, sahip çıkmak, yanında olmak da annelikti.

Kadir’in gidişiyle yıkıldığımı sanmıştım. Ama aslında, onun gidişiyle yeniden doğdum. Kendi değerimi, kendi gücümü buldum. Mahallenin, ailenin, toplumun baskısına rağmen, kendi yolumu çizmeye başladım. Artık her sabah, aynaya baktığımda, kendimi eksik değil, tamam hissediyorum.

Şimdi, bazen geceleri, o eski sessiz evde, kendi kendime soruyorum: “Bir kadının değeri sadece anne olmasıyla mı ölçülür? Yoksa sevdikleriyle, dokunduğu hayatlarla mı?” Siz ne düşünüyorsunuz?