Kızımın Gözyaşları: Bir Anne Olarak Yetersiz Hissetmek

“Anne, neden bizim de bir günümüz yok? Neden hep onlar alıyor, onlar veriyor? Ben artık kendimi onların yanında ezik hissediyorum!”

Kızım Elif’in sesi, mutfakta çaydanlığın fokurtusuna karışırken bir hançer gibi saplandı yüreğime. Elif’in gözleri dolu doluydu, dudakları titriyordu. O an, yıllardır içimde biriktirdiğim tüm yetersizlik duygularım, kızımın gözyaşlarında vücut buldu. Oysa ben, onun mutlu olması için ömrümü verdim. Ama şimdi, onun gözlerinde sadece bir eksikliktim.

Elif’in kayınvalidesi Nermin Hanım ve kayınpederi Halil Bey’in işleri çok iyi. Şehrin en büyük mobilya mağazalarından birinin sahipleri. Her bayramda, doğum gününde, hatta sıradan bir günde bile Elif’e ve damadım Serkan’a hediyeler yağdırıyorlar. Altınlar, marka çantalar, pahalı ev eşyaları… Ben ise emekli maaşımla ay sonunu zor getiriyorum. Kızım evlendiğinden beri ona hediye almak için aylarca para biriktiriyorum. Geçen bayram ona bir fular aldım diye günlerce sevinmiştim. Ama şimdi anlıyorum ki, o fular onun kalbinde bir yara olmuş.

“Anne, biliyorum senin imkanların yok. Ama bazen keşke… Keşke biraz daha fazlasını yapabilseydin,” dedi Elif, gözlerini kaçırarak. O an içimde bir şeyler koptu. Yıllardır tek başıma büyüttüğüm kızım, şimdi bana yetersiz olduğumu söylüyordu. Eşim vefat ettiğinde Elif daha on yaşındaydı. O günden beri hem anne hem baba oldum ona. Temizliklere gittim, bulaşıkçılık yaptım, akşamları evde dikiş diktim. Sırf Elif okusun, iyi bir hayatı olsun diye.

Ama şimdi karşımdaki genç kadın, annesinin emeğini değil, kayınvalidesinin altın bileziklerini görüyordu.

“Bak kızım,” dedim titrek bir sesle, “Benim elimden gelen bu kadar. Senin için yıllarca çalıştım, didindim. Ama Nermin Hanım’ın imkanları başka. Onların işi var, parası var. Benimse sadece sevgim var.”

Elif başını öne eğdi. Sessizlik mutfağı doldurdu. Sadece çaydanlığın sesi kaldı geriye.

O gece uyuyamadım. Tavanı izlerken geçmişi düşündüm. Elif’in küçüklüğünü, ilk adımlarını, okula başladığı günü… Her bayram sabahı ona yeni bir elbise alabilmek için nasıl sabahlara kadar çalıştığımı hatırladım. Şimdi ise kızımın gözlerinde sadece eksikliğimi görebiliyordum.

Ertesi gün Elif aramadı. Ben de arayamadım. İçimde bir gurur kırıklığı vardı. Akşamüstü kapı çaldı. Komşum Ayşe Abla geldi. “Hayırdır Hatice, yüzün asık,” dedi.

Dayanamadım, anlattım her şeyi. Ayşe Abla derin bir iç çekti: “Kızlar büyüyünce anneler unutuluyor Hatice. Hele ki zengin kayınvalide varsa… Ama senin emeğini bir gün anlayacak.”

Ama ya anlamazsa? Ya hep böyle yetersiz hissedersem?

Bir hafta sonra Elif aradı. Sesi kısık ve yorgundu.

“Anne… Özür dilerim o gün söylediklerim için,” dedi.

“Canım kızım, ben sana kırılmadım,” dedim ama sesim titriyordu.

“Biliyor musun anne? Dün Nermin Hanım’la tartıştık. Bana yine altın bilezik almak istemişler. Ama ben istemedim. Sonra bana ‘Senin annen sana ne veriyor ki?’ dedi.”

O an içimdeki tüm duvarlar yıkıldı.

“Elif, sen benim her şeyimsin,” dedim ağlayarak.

“Biliyorum anne… Senin bana verdiklerin parayla ölçülmezmiş. Bunu yeni anladım.”

O gece Elif’le uzun uzun konuştuk. Ona çocukluğundan beri yaşadıklarımızı anlattım. Nasıl mücadele ettiğimi, onun için nelerden vazgeçtiğimi… Elif sessizce dinledi ve sonunda ağlamaya başladı.

“Anne… Ben seni utandırdığım için kendimden utanıyorum,” dedi.

Onu teselli ettim ama içimdeki yara hâlâ kanıyordu. Çünkü toplumda hâlâ paranın sevgiden daha değerli olduğu düşünülüyor. İnsanlar gösterişe bakıyor; kim ne giymiş, kim ne almış… Kimse annenin geceleri uykusuz kalıp çocuğu için dua ettiğini görmüyor.

Bir hafta sonra Elif ve Serkan ziyarete geldiler. Elif bana sımsıkı sarıldı.

“Anneciğim, sen benim en büyük hediyemsin,” dedi kulağıma fısıldayarak.

O an gözlerimden yaşlar süzüldü ama bu sefer acıdan değil; gururdan ve sevgiden…

Yine de aklımda hep aynı soru dönüp duruyor: Bir anne olarak çocuğuma yetemediysem, hayat boyu verdiğim emek neye yarar? Sizce sevgi mi daha önemli, yoksa gösterişli hediyeler mi? Cevabınızı gerçekten duymak isterim.