Kardeşimin Yerinde Olmak İsterdim: Bir Hayatın Sessiz Çığlığı
“Senin yüzünden hayatım mahvoldu!” Annemin gözleri dolu dolu bana bakarken, mutfakta yankılanan bu cümleyle bir kez daha içime kapanıyorum. O an, çocukluğumun en net anısı gibi zihnime kazındı. Annem, henüz on sekiz yaşındayken bana hamile kalmıştı. Babam, hamileliği öğrenir öğrenmez, “Ben daha gencim, hayatımı yaşamak istiyorum,” diyerek kapıyı çarpıp gitmiş. Annem, gözyaşları içinde, karnında benle, dedemlerin evine sığınmış. Ama orada da huzur bulamamış; dedem, “Bizim ailemizi rezil ettin, utanmaz kız!” diye bağırıp onu kapı dışarı etmiş. O gece annemle birlikte, soğukta, kasabanın sokaklarında yürüdüğümüzü anlatır hep. O zamanlar anlamazdım, ama şimdi, yıllar sonra, o gecenin annemin ruhunda açtığı yarayı daha iyi hissediyorum.
Hayatım boyunca, annemin gözlerinde hep bir pişmanlık, bir kırgınlık gördüm. Sanki ben, onun gençliğinin, hayallerinin, özgürlüğünün bedeliydim. Annem, kasabanın kenar mahallesinde, tek göz bir evde, bana bakabilmek için temizliklere gitti. Komşuların fısıltıları, “Kocasız kadın, başıboş çocuk,” lafları, annemin omuzlarına ağır bir yük gibi bindi. Ben ise, her sabah okula giderken, annemin gözlerinde bir umut aradım. Ama çoğu zaman bulamadım.
Yıllar geçti, ben büyüdüm. Annem, bir gün, “Artık yalnız kalmak istemiyorum,” diyerek, kasabada yeni açılan bir markette çalışan Mehmet’le evlendi. Mehmet, sessiz, içine kapanık bir adamdı. Bana karşı ne sıcak, ne de soğuktu. Ama annem ona tutunmuştu; belki de yalnızlığından, belki de bir erkeğin varlığının kasabada ona yeniden saygı kazandıracağını düşündüğünden. Bir yıl sonra, kardeşim Emre doğdu. O gün, annemin gözlerinde ilk defa gerçek bir mutluluk gördüm. Emre, annemin gözbebeği oldu. Onun için her şeyi yaptı, ona sarılırken, ona gülümserken, ben sanki evin bir köşesinde gölgede kalıyordum.
Emre büyüdükçe, aramızdaki fark daha da belirginleşti. Annem, Emre’ye yeni kıyafetler alırken, bana hep ikinci el, başkalarının eskilerini giydirirdi. Emre hastalandığında, annem sabaha kadar başında beklerdi; ben ateşlendiğimde ise, “Sen zaten güçlü çocuksun, geçer,” derdi. Mehmet, Emre’ye bisiklet aldığında, ben sadece uzaktan bakmakla yetindim. İçimde bir kıskançlık, bir öfke büyüdü. Ama bunu kimseye anlatamadım. Çünkü annem, “Sen büyüksün, anlamalısın,” derdi hep. Oysa ben de çocuktum, ben de sevilmek, değer görmek istiyordum.
Bir gün, okuldan eve dönerken, Emre’yi mahalledeki çocuklarla kavga ederken gördüm. Onu korumak için araya girdim, ama çocuklar bana da saldırdı. Eve kanlar içinde döndüğümde, annem bana değil, Emre’ye sarıldı. “Oğlum, sana bir şey oldu mu?” diye Emre’yi öptü, ben ise mutfağın kapısında sessizce ağladım. O gece, yatağımda, “Keşke Emre’nin yerinde olsaydım,” diye düşündüm. Keşke annem beni de böyle sevebilseydi.
Liseye başladığımda, kasabanın dar sokaklarında, annemin geçmişi hâlâ peşimizi bırakmıyordu. Okulda, “Babası belli değil,” diye arkamdan konuşanlar oldu. Annem, bu lafları duydukça daha da içine kapandı. Bana karşı daha mesafeli, daha soğuk oldu. Emre ise, Mehmet’in soyadını taşıyor, herkesin gözünde “düzgün bir aile çocuğu” olarak büyüyordu. Ben ise, hep bir fazlalık, bir hata gibi hissediyordum kendimi.
Bir gün, annemle büyük bir kavga ettik. “Neden beni hiç sevmiyorsun?” diye bağırdım. Annem, gözleri dolu dolu, “Senin yüzünden hayatım mahvoldu!” dedi. O an, içimde bir şeyler koptu. O günden sonra, annemle aramda görünmez bir duvar örüldü. Artık ne konuşabiliyorduk, ne de birbirimize sarılabiliyorduk. Emre ise, annemin sevgisiyle büyürken, ben yalnızlığın içinde kayboluyordum.
Üniversiteyi kazanıp İstanbul’a gittiğimde, kasabadan ve ailemden uzaklaşmak bana iyi geldi sandım. Ama her gece, annemin o sözleri kulaklarımda yankılandı. “Senin yüzünden hayatım mahvoldu.” Kendimi affedemedim. Ne kadar başarılı olursam olayım, içimdeki boşluk hiç dolmadı. Annemi aradığımda, çoğu zaman Emre’yle ilgili konuşurdu. “Emre sınavdan yüz aldı, Emre futbol takımına seçildi…” Ben ise, “Ben de iyiyim anne,” demekle yetinirdim.
Yıllar geçti, Emre büyüdü, üniversiteyi kazandı. Annem, Emre’nin mezuniyetinde gözyaşları içinde ona sarılırken, ben uzaktan izledim. O an, içimdeki kıskançlık yerini derin bir hüzne bıraktı. Annemle aramızdaki mesafe hiç kapanmadı. Bir gün, annem hastalandı. Hastanede, başında beklerken, ona çocukluğumdan beri içimde birikenleri anlatmak istedim. Ama kelimeler boğazımda düğümlendi. Sadece elini tuttum. Annem, gözlerimin içine bakıp, “Sana iyi bir anne olamadım, biliyorum. Ama seni de sevdim, kendimce…” dedi. O an, yıllardır içimde taşıdığım yük biraz hafifledi. Ama yine de, annemin sevgisini tam anlamıyla hissedemedim.
Şimdi, otuz yaşındayım. Kendi hayatımı kurmaya çalışıyorum. Ama geçmişin izleri hâlâ peşimi bırakmıyor. Annemle aramızda hâlâ konuşulmamış sözler, kapanmamış yaralar var. Emre’yle aramda ise, yılların biriktirdiği bir mesafe… Bazen, “Keşke annem beni de Emre gibi sevebilseydi,” diye düşünmeden edemiyorum. Belki de, bazı yaralar asla tam olarak iyileşmiyor. Sizce, bir çocuğun annesinden beklediği sevgiyi görememesi, hayatının geri kalanını nasıl etkiler? Hiç, bir başkasının yerinde olmayı bu kadar çok istediniz mi?