Evlilik Vardı, Mutluluk Yoktu: Bir Hatıra Defterinden

“Anne, ben mutlu değilim.” Nazlı’nın sesi, mutfağın soğuk fayanslarında yankılandı. Elimdeki çay bardağı titredi, neredeyse yere düşecekti. O an, içimde bir şeylerin kırıldığını hissettim. Yıllar önce, savaşın ayak sesleri henüz uzaktayken, her şeyin yolunda gideceğine inanmıştım. Oysa şimdi, kızımın gözlerinde yalnızca yorgunluk ve umutsuzluk vardı.

Her şey, o yılbaşı gecesinde başlamıştı. Ankara’nın gri, puslu havasında, şirketin düzenlediği yeni yıl partisinde tanışmıştık Prensipli, yakışıklı, kibar bir adamdı Cem. Nazlı’nın üniversiteden arkadaşıydı. O gece, Nazlı’nın gözleri parlıyordu; Cem’in yanında kendini güvende hissediyordu. Ben de bir anne olarak, kızımın mutluluğu için dua ediyordum. Savaşın gölgesi üzerimize çökmeye başlamıştı, ama o an, geleceğe dair umutlarımız vardı.

Cem’in ailesi, Kayseri’den gelmişti. Geleneklerine bağlı, tutucu bir aileydiler. Nazlı ise özgürlüğüne düşkün, hayalleri olan bir genç kızdı. Başlangıçta her şey yolunda gibiydi. Nişan, düğün hazırlıkları, aileler arası ziyaretler… Herkes mutluydu, ya da öyle görünüyordu. Ama ben, Nazlı’nın gözlerinde bir tereddüt seziyordum. Bir gece, mutfakta sessizce ağladığını duydum. Yanına gidip sarıldım, “Kızım, bir sorun mu var?” diye sordum. “Yok anne, sadece biraz yorgunum,” dedi. O an, içimde bir huzursuzluk büyüdü.

Düğün günü geldiğinde, Ankara’da kar yağıyordu. Nazlı, beyaz gelinliğiyle çok güzeldi ama gözlerinde bir hüzün vardı. Cem’in annesi, her fırsatta Nazlı’ya nasıl davranması gerektiğini anlatıyordu. “Gelin dediğin, kocasına hizmet eder, laf dinler,” diyordu. Nazlı ise sessizce başını eğiyordu. O gece, kızımın odasına gittim. “Nazlı, mutlu musun?” diye sordum. Gözleri doldu, ama yine de gülümsedi. “Her şey yolunda, anne,” dedi. Ama ben, annelik içgüdüsüyle, bir şeylerin ters gittiğini biliyordum.

Evlilikten sonra, Nazlı’nın hayatı değişti. Cem’in ailesiyle aynı evde yaşamaya başladılar. Kayseri’de, büyük bir konakta, herkesin birbirini gözetlediği, dedikodunun eksik olmadığı bir ortamda… Nazlı, sabahları erken kalkıp kahvaltı hazırlıyor, kayınvalidesinin isteklerini yerine getiriyor, akşamları ise Cem’in beklentilerini karşılamaya çalışıyordu. Bir gün, telefonda bana “Anne, bazen nefes alamıyorum,” dedi. “Burada herkes beni izliyor, her hareketimi eleştiriyor.” O an, içimde bir isyan yükseldi. “Kızım, gel eve dön,” dedim. Ama Nazlı, “Olmaz anne, Cem’i seviyorum. Belki zamanla her şey düzelir,” dedi.

Aylar geçti, savaş şehre daha da yaklaştı. Cem’in işleri bozuldu, evde huzursuzluk arttı. Kayınvalidesi, Nazlı’yı suçlamaya başladı. “Sen uğursuz geldin, oğlumun işleri ters gitti,” diyordu. Nazlı, her geçen gün daha da içine kapandı. Bir gün, Ankara’ya ziyarete geldiğinde, yüzünde morluklar vardı. “Merdivenden düştüm,” dedi. Ama gözlerindeki korku, bana her şeyi anlatıyordu. O gece, sabaha kadar ağladım. Eşim, “Kızımızı geri alalım,” dedi. Ama Nazlı, “Boşanırsam herkes beni suçlar, anne. Kimse bana inanmaz,” diye fısıldadı.

Türkiye’de bir kadının boşanması hâlâ büyük bir meseleydi. Akrabalar, komşular, herkes konuşurdu. “Kocasıyla geçinemedi, sabırsız,” derlerdi. Nazlı, bu baskının altında eziliyordu. Bir gün, Cem’in annesiyle tartıştıktan sonra, bana telefonda “Anne, ben artık dayanamıyorum,” dedi. “Hayallerim vardı, hepsi bitti. Sadece bir eş, bir gelin oldum. Ben kimim, bilmiyorum.” O an, içimdeki acı dayanılmaz oldu. “Kızım, hayat senin. Kimse için kendini feda etme,” dedim. Ama Nazlı, “Bilmiyorum anne, korkuyorum,” dedi.

Bir gece, Cem sarhoş eve geldi. Nazlı’yı suçladı, bağırdı, eşyaları fırlattı. Nazlı, odasına kapanıp ağladı. Ertesi sabah, Cem hiçbir şey olmamış gibi davrandı. Nazlı, bana “Anne, bazen ölmek istiyorum,” dediğinde, dünyam başıma yıkıldı. O an, bir annenin çaresizliğiyle, ne yapacağımı bilemedim. Eşimle birlikte Kayseri’ye gittik, Nazlı’yı almak için. Cem’in ailesi, “Kızınız evli, burası onun yuvası,” dedi. Nazlı ise sessizce bavulunu topladı, gözlerinde yaşlarla bize sarıldı.

Nazlı’yı eve getirdik, ama o eski Nazlı değildi. Gözleri boş bakıyordu, geceleri kabuslar görüyordu. Psikoloğa gitmesini istedik, ama “Kimseye anlatamam, anne. Herkes beni suçlar,” dedi. Türkiye’de kadınların yaşadığı baskı, utanç, korku… Hepsi Nazlı’nın omuzlarına yük olmuştu. Bir gün, odasında günlüğünü buldum. Sayfalarca yazmıştı: “Mutluluk nedir, bilmiyorum. Herkes benden bir şeyler bekliyor. Ben sadece kendim olmak istiyorum.”

Aylar geçti, Nazlı yavaş yavaş kendine gelmeye başladı. Bir iş buldu, kendi ayakları üzerinde durmaya çalıştı. Ama geçmişin izleri silinmiyordu. Bir gün, bana “Anne, sence ben yanlış mı yaptım?” diye sordu. “Hayır kızım, sen sadece mutlu olmak istedin,” dedim. Ama toplumun baskısı, dedikodular, akrabaların lafları… Hepsi Nazlı’nın yüreğinde bir yara olarak kaldı.

Şimdi, yıllar sonra, o yılbaşı gecesini hatırlıyorum. Nazlı’nın gözlerindeki ışıltı, umut dolu bakışları… Ve şimdi, yaşadığı acılar, hayal kırıklıkları… Bir anne olarak, kızımın yaşadıklarını değiştirememenin acısını taşıyorum. Türkiye’de kaç kadın, Nazlı gibi, toplumun baskısı altında eziliyor, kendi hayatını yaşayamıyor? Kaç anne, kızının gözlerindeki umutsuzluğu görüp, çaresizce elinden tutamıyor?

Bazen düşünüyorum, “Mutluluk gerçekten bizim elimizde mi, yoksa başkalarının beklentilerine göre mi şekilleniyor?” Sizce, bir kadın kendi hayatını seçmekte özgür olmalı mı, yoksa toplumun kurallarına boyun eğmeli mi?