Bir Hafta Sonu Anneannede: Oğlum Emir’in Sessiz Çığlığı

“Anne, lütfen… Beni eve götür!” Emir’in sesi, o eski apartmanın merdiven boşluğunda yankılandı. O an, elimdeki çantayı yere bırakıp oğlumun gözlerine baktım. Gözleri yaşlı, dudakları titriyordu. Oysa sabah her şey ne kadar sıradandı: Kahvaltıdan sonra, eşim Zeynep’le çocukları anneme bırakıp, biraz baş başa vakit geçirmeye karar vermiştik. Emir’in ablası Elif, her zamanki gibi heyecanlıydı; anneannesinin yaptığı kekleri, eski oyuncaklarını, mahalledeki arkadaşlarını düşünüyordu. Ama Emir… O hep biraz içine kapanık, biraz hassas bir çocuktu. Yine de bu kadar büyük bir tepki beklemiyordum.

“Emirciğim, bak anneannen seni çok özledi. Hem biz de babanla biraz dinleneceğiz. Sen de Elif’le güzel vakit geçirirsin, olur mu?” dedim, sesimi yumuşatarak. Ama Emir başını iki yana salladı, gözyaşları daha da büyüdü. “Anne, lütfen… Burada kalmak istemiyorum. Eve gidelim. Söz veriyorum, hiç yaramazlık yapmayacağım.”

O an, içimde bir şeyler kırıldı. Annem kapının önünde, elinde taze demlenmiş çayla bekliyordu. “Ayşe, bırak şimdi nazını. Çocuklar burada çok mutlu oluyor. Sen de biraz kendine vakit ayır, kızım,” dedi. Annemin sesi her zamanki gibi yumuşak ve güven vericiydi. Ama Emir’in elleri titriyordu. Elif ise çoktan içeri dalmış, anneannesiyle sarılmıştı bile.

Eşim Zeynep, bana göz ucuyla baktı. “Ayşe, hadi gidelim. Emir birazdan alışır. Her zamanki gibi…” dedi. Ama bu sefer farklıydı. Emir’in gözlerinde, daha önce hiç görmediğim bir korku vardı. Sanki bir şey anlatmak istiyor ama kelimelere dökemiyordu. İçimde bir huzursuzluk büyüdü. Ama yine de, annemin ve Zeynep’in ısrarıyla, Emir’i öpüp ayrıldık.

Arabaya bindiğimizde, Emir’in ağlaması hâlâ kulaklarımdaydı. Zeynep, “Çocuklar bazen böyle yapar. Birazdan oyunlara dalar, unutur,” dedi. Ama ben unutamadım. O gün boyunca, kafamda Emir’in sesi yankılandı. Akşam olduğunda, annemi aradım. “Anne, Emir nasıl?” diye sordum. Annem, “Biraz huysuzlandı ama şimdi Elif’le oynuyor,” dedi. İçim biraz rahatladı ama yine de bir huzursuzluk vardı.

Gece yarısı, telefonum çaldı. Annemdi. “Ayşe, Emir ateşlendi. Sürekli seni sayıklıyor. Ne yapacağımı bilemedim,” dedi. O an, içimdeki bütün annelik içgüdüsüyle, Zeynep’i uyandırıp hemen anneme koştum. Kapıyı açtığımda, Emir’in yüzü bembeyazdı, gözleri kapalıydı. “Anne… Anne…” diye mırıldanıyordu. Onu kucağıma aldığımda, vücudu titriyordu.

O gece, Emir’i hastaneye götürdük. Doktor, “Çocuklarda bazen yoğun stres ve ayrılık kaygısı bu tür tepkilere yol açabilir. Özellikle hassas çocuklarda, ebeveynlerinden ayrılmak ciddi bir travmaya dönüşebilir,” dedi. O an, kendimi suçlu hissettim. Emir’in duygularını, korkularını, kaygılarını ne kadar küçümsediğimi fark ettim. Oysa onun için bu, küçük bir ayrılık değil, kocaman bir yalnızlıktı.

Hastaneden dönerken, Emir’in minik elleri boynuma sarıldı. “Anne, beni bir daha bırakma olur mu?” dedi. Gözlerim doldu. “Söz veriyorum, oğlum. Seni asla yalnız bırakmayacağım,” dedim. O an, anneliğin ne kadar ağır bir sorumluluk olduğunu bir kez daha anladım.

Ertesi gün, annem aradı. “Ayşe, ben de kendimi kötü hissediyorum. Belki de çocukları zorlamamak lazım. Her çocuğun mizacı farklı. Elif burada mutlu ama Emir’in kalbi hassas. Onu anlamaya çalışalım,” dedi. Annemin bu sözleri, içimi biraz rahatlattı. Ama yine de, Emir’in yaşadığı o korku, uzun süre aklımdan çıkmadı.

O hafta sonu, evde Emir’le birlikte vakit geçirdik. Onunla oyunlar oynadım, birlikte kek yaptık, kitap okuduk. Her fırsatta bana sarıldı, “Anne, iyi ki buradasın,” dedi. O an, çocuklarımızın duygularını ne kadar kolayca göz ardı ettiğimizi fark ettim. Onların küçük dünyalarında, bizim için önemsiz görünen şeyler, onlar için bir dağ kadar büyük olabiliyor.

Bir akşam, Emir’le balkonda otururken, bana döndü ve “Anne, neden bazen beni bırakıyorsun?” diye sordu. Ne diyeceğimi bilemedim. Ona, “Bazen büyükler de hata yapar, oğlum. Ama en önemlisi, birbirimizi anlamaya çalışmak,” dedim. Emir başını omzuma yasladı. O an, içimde bir huzur hissettim. Belki de en büyük ders, çocuklarımızın duygularına kulak vermekti.

Şimdi düşünüyorum da, acaba kaç kez çocuklarımızın gözyaşlarını, korkularını, kaygılarını görmezden geldik? Onların küçük kalplerinde neler fırtına gibi kopuyor, biz ise sadece “alışır” deyip geçiyoruz. Sizce de bazen onları anlamak için daha fazla çaba göstermemiz gerekmiyor mu?