Kırık Dalların Ardında: Bir Yılbaşı Sabahı
“Bunu bana nasıl yaparsın, Elif?” annemin sesi, mutfaktan yükselirken ellerim titreyerek pencerenin pervazına tutundum. Dışarıda, apartmanın avlusunda, yılbaşı gecesinden kalma kırık cam süsler ve yerlere saçılmış simler, sabah güneşinde parlıyordu. Herkes uyuyordu; İstanbul’un bu köhne mahallesinde, yılın ilk günü bile umutla başlamıyordu. İçimdeki boşluk, dışarıdaki sessizlikle yarışıyordu.
Gözlerim, çocukluğumun geçtiği bu avluda dolaştı. Babamın bana ilk bisikletimi aldığı günü hatırladım. O zamanlar her şey daha kolaydı. Şimdi ise, annemin hayal kırıklığı, babamın sessizliği ve ablam Zeynep’in bana olan öfkesiyle baş başaydım. Gece boyunca, ailemle tartışmalarımızın yankısı hâlâ kulaklarımda çınlıyordu. “Sen bizim yüzümüzü yere eğdin!” diye bağırmıştı annem. Babam ise sadece başını öne eğmiş, hiçbir şey söylememişti. O an, içimde bir şeylerin kırıldığını hissettim.
Her şey, üniversite sınavını kazandığımda başlamıştı. Ailem, tıp okumamı istiyordu. Onların gözünde, doktor olmak, hem ailemizin hem de mahallemizin gururu olmam demekti. Ama ben resim yapmak istiyordum. Küçüklüğümden beri, boş bulduğum her kâğıda bir şeyler çizerdim. Renkler, bana hayatın anlamını veriyordu. Ama annem için bu sadece bir hobi, babam için ise boşa harcanan zaman demekti. “Sanatla karın mı doyacak?” diye sormuştu babam, bir akşam yemeğinde. O an, boğazımda bir düğüm oluşmuştu.
Yılbaşı gecesi, ailemle birlikte otururken, içimdeki sıkıntıyı daha fazla saklayamadım. “Ben güzel sanatlar fakültesini kazandım,” dedim. O an, sofradaki her şey dondu. Annem, elindeki çatalı masaya bıraktı. Babam, gözlerini bana dikti. Zeynep ise küçümseyici bir bakış attı. “Sen bizimle dalga mı geçiyorsun?” dedi ablam. “Bunca yıl çalıştın, şimdi gidip ressam mı olacaksın?”
O gece, evde kıyamet koptu. Annem, “Biz sana güvenmiştik, Elif! Sen bizim umudumuzdun!” diye ağladı. Babam, “Bu evde sanatla uğraşan yok, sen de olmayacaksın!” diye bağırdı. Zeynep ise, “Senin yüzünden annem hasta olacak!” diye suçladı. O an, kendimi bir yabancı gibi hissettim. Kendi evimde, kendi ailemin arasında, sanki fazlalıktım.
O gece, odama çekildim. Telefonum çaldı. Arayan, en yakın arkadaşım Derya’ydı. “Elif, iyi misin?” diye sordu. Sesim titreyerek, “Bilmiyorum, Derya. Herkes bana sırtını döndü,” dedim. Derya, “Senin yanında olacağım, merak etme. Ama kararını vermelisin. Kimin için yaşayacaksın?” dedi. O an, gözyaşlarım yanaklarımdan süzüldü.
Sabah olduğunda, evde derin bir sessizlik vardı. Annem, mutfakta sessizce ağlıyordu. Babam, gazeteye gömülmüş, hiçbir şey olmamış gibi davranıyordu. Zeynep ise odasından çıkmıyordu. Ben ise, pencereden dışarı bakarken, hayatımın en önemli kararını vermek üzereydim.
Birden, kapı çaldı. Gelen, komşumuz Ayşe teyze idi. “Kızım, annen iyi mi?” diye sordu. Annemin gözleri şişmişti. “Elif, seninle konuşmak istiyorum,” dedi annem. Mutfakta, annemle baş başa kaldık. “Kızım, biz senin iyiliğini istiyoruz. Hayat zor, sanatla geçinmek kolay değil. Bunu anlamanı istiyorum,” dedi. Gözlerim doldu. “Anne, ben mutlu olmak istiyorum. Sizin istediğiniz hayatı yaşarsam, kendimden nefret edeceğim,” dedim. Annem, başını öne eğdi. “Bunu anlamak zor, Elif. Ama sen benim kızımsın. Ne olursa olsun, seni seveceğim,” dedi. O an, annemin gözlerinde ilk defa bir yumuşama gördüm.
Babam ise, akşam yemeğinde sessizliğini bozdu. “Elif, ben de gençken hayaller kurardım. Ama hayat, hayallerle yürümüyor. Yine de, senin kararına saygı duyacağım. Ama unutma, bu yol zorlu bir yol,” dedi. O an, babamın da içten içe beni anladığını hissettim. Zeynep ise hâlâ bana kırgındı. “Sen bencilsin, Elif. Hep kendi istediğini yapıyorsun,” dedi. Ona sarılmak istedim ama izin vermedi.
O gece, odama çekildim ve defterime şunları yazdım: “Hayat, başkalarının hayallerini yaşamak için çok kısa. Kendi yolumu seçmeliyim.” Sabah olduğunda, kararımı aileme açıkladım. “Ben güzel sanatlar fakültesine gideceğim. Sizin desteğiniz olmasa da, kendi ayaklarım üzerinde duracağım,” dedim. Annem ağladı, babam başını salladı, Zeynep ise kapıyı çarpıp çıktı. Ama ilk defa, kendimi özgür hissettim.
Aylar geçti. Okula başladım. Zorluklar bitmedi. Maddi sıkıntılar, ailemin bana olan kırgınlığı, mahalledeki insanların dedikoduları… Hepsiyle tek başıma mücadele ettim. Ama her fırça darbesinde, içimdeki acıyı tuvale aktardım. Bir gün, resimlerimden biri bir yarışmada ödül aldı. O an, aileme telefon açtım. “Anne, babamı da al, sergime gelin,” dedim. O gün, annem gözyaşlarıyla sarıldı bana. Babam ise, “Seninle gurur duyuyorum, Elif,” dedi. Zeynep ise sessizce yanıma gelip, “Belki de haklıydın,” dedi.
Şimdi, yılbaşı sabahı pencereden dışarı bakarken, geçmişteki kırık dalların, dökülen simlerin ve boşluğun aslında yeni bir başlangıç olduğunu anlıyorum. Hayat, bazen en karanlık anlarda başlıyor. Peki siz, hiç kendi yolunuzu seçmek için her şeyi göze aldınız mı? Yoksa başkalarının hayalleriyle mi yaşıyorsunuz?