Komşu Sırrı: İsmail’in Hikayesi

“Yine ne yaptın İsmail? Söylesene, buzdolabının fişini neden çektin?”

Eşim Ayşe’nin sesi apartmanın koridorunda yankılanıyor. Kapı aralığından bakan komşuların bakışlarını hissediyorum. Herkesin gözünde ben, mahallenin sakarıyım. Geçen hafta çamaşır makinesini yanlış programda çalıştırıp su bastırdım, ondan önceki gün ise Ayşe’nin annesinin getirdiği reçel kavanozunu düşürüp kırdım. Herkesin dilinde bir lakabım var: Kimi “Beceriksiz İsmail” diyor, kimi “Sakar”, kimi de “Tembel”. Ama kimse içimde kopan fırtınadan haberdar değil.

Ayşe, gözleri dolu dolu bana bakıyor. “Yeter artık, İsmail! İnsan bir işi de doğru yapmaz mı? Ben sana güvenemeyecek miyim hiç?” diyor. Sözleri içimi yakıyor. Oysa ben de isterdim her şeyi doğru yapabilmeyi. Ama bazen ellerim titriyor, kafam karışıyor, aklım başka yerlere gidiyor. Kimse bilmiyor, yıllardır taşıdığım bir yük var omuzlarımda. Herkesin gözünde bir hiçim, ama ben de bir zamanlar umut dolu bir insandım.

Çocukluğumda babam, “Oğlum, adam olacaksın, ailene sahip çıkacaksın!” derdi. Ama babamın gölgesinde büyüdüm, onun öfkesinden, bağırışlarından kaçarken kendi içime kapandım. Annem, “İsmail, sen çok iyi bir çocuksun, ama biraz daha dikkatli olmalısın,” derdi. O zamanlar, bir gün kendi ailemi kurduğumda her şeyin farklı olacağını sanırdım. Ama şimdi, Ayşe’nin gözlerinde babamın bana baktığı gibi bir hayal kırıklığı görüyorum.

O gün, apartmanın önünde komşular toplanmış, fısıldaşıyorlar. “Ayşe yine bağırıyor, İsmail yine bir şey batırdı herhalde,” diyorlar. İçimden geçenleri kimse duymuyor: “Keşke bir kere olsun, bana inansalar, bana güvenseler.”

Akşam olunca, Ayşe ile sofraya oturuyoruz. O sessiz, ben sessiz. Birden, Ayşe başını kaldırıp gözlerimin içine bakıyor: “İsmail, neden böyle oldun? Eskiden böyle değildin. Ne oldu sana?”

Bir an, içimdeki sır boğazıma düğümleniyor. Yıllardır kimseye anlatmadığım, hatta kendime bile itiraf edemediğim o gerçeği söylemek istiyorum. Ama dilim varmıyor. Çünkü biliyorum, söylersem her şey değişecek. Belki Ayşe beni terk edecek, belki komşular daha çok alay edecek. Ama artık dayanamıyorum.

“Biliyor musun Ayşe,” diyorum titrek bir sesle, “ben çocukken çok korkardım. Babamdan, onun öfkesinden, bağırışlarından. Her hata yaptığımda, bana bağırırdı. O yüzden, bir işi yaparken ellerim titrer, kafam karışır. Hep yanlış yaparım diye korkarım. Sen de bana kızınca, o çocuk halime geri dönüyorum.”

Ayşe’nin gözleri doluyor. “Bunu bana neden hiç anlatmadın?” diyor. “Bilmiyorum,” diyorum, “belki de utanıyordum. Belki de senin de bana kızmandan korkuyordum.”

O gece, ilk defa Ayşe bana sarılıyor. “İsmail, ben seni böyle kabul ettim. Ama birlikte aşabiliriz, yeter ki bana güven,” diyor. O an, içimde bir şeyler kırılıyor. Yıllardır taşıdığım yük hafifliyor sanki. Ama ertesi gün, apartmanda yine bir olay oluyor. Bu sefer, yanlışlıkla komşu Hatice Teyze’nin posta kutusuna bizim faturaları atmışım. Hatice Teyze, “İsmail oğlum, seninle başımız dertte!” diye gülerek söylüyor. Komşular yine gülüşüyor, ama bu sefer ben de onlara gülümsüyorum. Çünkü artık içimdeki sırrı biri biliyor, artık yalnız değilim.

Ama her şey hemen düzelmiyor. Ayşe bazen yine sinirleniyor, ben yine hata yapıyorum. Bir gün, Ayşe annesinin evine gidiyor, ben evde yalnız kalıyorum. O gece, eski korkularım geri geliyor. “Ya Ayşe dönmezse? Ya herkes beni terk ederse?” diye düşünüyorum. O an, annemin sesi kulaklarımda çınlıyor: “İsmail, sen iyi bir çocuksun.”

Bir sabah, apartmanın önünde otururken, komşu çocukları top oynuyor. Top, benim ayaklarımın dibine geliyor. Küçük Mehmet, “Amca, topu atar mısın?” diyor. Topu alıp ona atıyorum, ama yine yanlış yere gidiyor. Çocuklar gülüyor, ben de gülüyorum. O an anlıyorum ki, bazen hata yapmak da hayatın bir parçası. Kimse mükemmel değil.

Ayşe eve dönüyor, bana sarılıyor. “İsmail, birlikte her şeyin üstesinden gelebiliriz,” diyor. O an, içimde bir umut filizleniyor. Belki de, insan en çok sevdikleriyle birlikteyken iyileşir. Belki de, komşuların alayları, fısıldaşmaları bir gün diner. Ama en önemlisi, kendi içimdeki korkularla yüzleşmek. Çünkü insan, en çok kendinden kaçınca yoruluyor.

Şimdi, apartmanın penceresinden dışarı bakarken düşünüyorum: “Acaba herkesin bir sırrı, bir korkusu var mı? Yoksa sadece ben mi bu kadar kırılganım?” Sizce, insan geçmişinin gölgesinden kurtulabilir mi? Yoksa her zaman o çocuk halimizle mi yaşarız?