İhanetin Gölgesi
— Cem! — diye bağırdım mutfağın kapısından, sesim titriyordu ama öfkem daha baskındı. O ise yine salonda, gözleri televizyona yapışmış, elinde telefon, dünyadan bihaberdi. Altı gündür konuşmuyorduk. Altı gün boyunca evin içinde birbirimize yabancı iki insan gibi dolanıp durduk. Her şey geçen salı başladı. O gün, işten eve yorgun argın gelmiştim. Annem aramış, akşam için köfte yapmamı istemişti. Cem’e sabah iki kez hatırlatmıştım: “Lütfen eti dolaptan çıkar, ben gelene kadar çözülsün.” Ama eve geldiğimde, buz gibi donmuş et hâlâ derin dondurucudaydı.
İçimde biriken öfke, sadece o günkü et meselesiyle ilgili değildi. Yıllardır, Cem’in bana karşı umursamaz tavırlarına, her şeyi benim üstüme yıkmasına, en ufak bir sorumluluğu bile almak istememesine katlanıyordum. O gün, mutfakta ellerim titreyerek dolabı açıp kapatırken, içimde bir şeyler koptu. “Senin için bu kadar zor mu? Sadece bir kez, bir şeyi unutmadan yapman bu kadar mı imkânsız?” dedim, sesim çatallaşmıştı. Cem ise başını bile kaldırmadan, “Unutmuşum, ne var bunda?” dedi. O an, yıllardır biriktirdiğim tüm kırgınlıklar, öfke ve hayal kırıklığı bir anda patladı.
O gece, birbirimize sırtımızı dönüp yattık. Ertesi sabah, Cem işe giderken sadece başını salladı. Ben de kahvaltı hazırlamadım, kapıdan çıkarken arkasından bakmadım bile. Altı gündür aynı evde, aynı havayı soluyoruz ama aramızda görünmez bir duvar var. Annem arıyor, “Kızım, bir sorun mu var?” diyor. Ona hiçbir şey anlatamıyorum. Çünkü annem, Cem’i çok sever. “İyi adamdır, biraz dalgın ama seni üzmez,” der hep. Ama ben üzülüyorum işte. Hem de her gün, her saat, her dakika.
İlk yıllarımızda böyle değildik. Cem, bana şiirler okur, akşamları işten dönerken çiçek getirirdi. Birlikte Boğaz’da yürüyüş yapar, hayaller kurardık. “Bir gün kendi evimiz olacak, çocuklarımız olacak,” derdi. Şimdi ise, aynı evde iki yabancı gibiyiz. Bazen düşünüyorum, nerede yanlış yaptık? Ben mi fazla fedakârdım, yoksa o mu fazla bencil?
Geçen gece, Cem’in telefonuna bir mesaj geldi. Ekranda “Merve” ismini gördüm. İçimden bir ses, “Bakma, güvenmelisin,” dedi. Ama başka bir ses, “Zaten aranızda bir şey kalmadı, neyi kaybedebilirsin ki?” diye fısıldadı. Dayanamadım, telefonu elime aldım. Mesajda sadece “Yarın buluşuyor muyuz?” yazıyordu. Kalbim deli gibi çarpmaya başladı. Merve, Cem’in iş yerinden arkadaşıydı. Daha önce birkaç kez adını duymuştum ama hiç önemsememiştim. Şimdi ise, içimde bir şüphe büyüyordu.
Ertesi sabah, Cem hazırlanırken ona baktım. “Akşam geç mi geleceksin?” diye sordum. Gözlerimin içine bakmadan, “Toplantı var, biraz uzayabilir,” dedi. O an, içimdeki güven duygusu tamamen yıkıldı. Akşam, Cem eve geldiğinde yüzünde garip bir huzur vardı. Ben ise, bütün gün boyunca ne yapacağımı, ne söyleyeceğimi düşünmüştüm. “Cem, konuşmamız lazım,” dedim. O an, gözlerinde bir şaşkınlık belirdi. “Ne oldu yine?” dedi, bıkkın bir sesle. “Bize ne oldu Cem? Eskiden böyle miydik? Ben sana güvenmek istiyorum ama artık yapamıyorum. Seninle konuşamıyorum, paylaşamıyorum. Birbirimize ne zaman bu kadar uzaklaştık?” dedim, gözlerim doldu. Cem bir süre sustu, sonra başını öne eğdi. “Bilmiyorum Zeynep. Her şey çok zorlaştı. İş, hayat, sorumluluklar… Bazen ben de kayboluyorum. Ama inan bana, seni hiç aldatmadım. Merve sadece iş arkadaşı. Sana yemin ederim.”
O an, ona inanmak istedim. Ama içimdeki şüphe, kırgınlık ve yalnızlık duygusu daha baskındı. “Bazen, sadece fiziksel sadakat yetmiyor Cem. Ben yanında bir eş, bir dost, bir sırdaş istiyorum. Sadece evdeki bir gölge değil,” dedim. Cem, ilk kez gözlerimin içine baktı. “Haklısın,” dedi. “Sana iyi bir eş olamadım. Ama ne yapacağımı da bilmiyorum.”
O gece, sabaha kadar uyuyamadım. Annemin sözleri aklımda yankılandı: “Evlilik sabır ister kızım, ama bazen sabır da yetmez.” Sabah, Cem işe giderken bana sarılmak istedi. Geri çekildim. “Biraz zamana ihtiyacım var,” dedim. O da başını salladı, sessizce çıktı.
Günler geçtikçe, evin içindeki sessizlik daha da ağırlaştı. Akşamları televizyonun sesi, mutfaktan gelen tencere tıkırtıları, arada bir çalan telefon… Hepsi, aramızdaki boşluğu daha da derinleştiriyordu. Bir gün, Cem’in annesi aradı. “Zeynep, oğlum çok üzgün. Aranızda ne oldu bilmiyorum ama, konuşun, halledin. Hayat kısa, kırgınlıkla geçmez,” dedi. O an, gözlerimden yaşlar süzüldü. Kimseye anlatamadığım, içimde büyüyen yalnızlık duygusu, beni boğuyordu.
Bir akşam, eski fotoğraflarımıza baktım. Düğün günümüz, balayımız, ilk evimizdeki o heyecanlı günler… Her şey ne kadar uzakta kalmıştı. O an, Cem’in kapıdan girdiğini duydum. Sessizce yanıma oturdu. “Zeynep, ne yapmamı istersin? Nasıl düzeltebiliriz?” dedi. Gözlerim doldu. “Bilmiyorum Cem. Belki de önce birbirimizi yeniden tanımamız lazım. Belki de biraz ayrı kalmamız…” dedim. Cem başını salladı. “Seni kaybetmek istemiyorum,” dedi. O an, içimde bir umut ışığı yandı. Belki de her şey bitmemişti. Ama kolay olmayacaktı.
O gece, uzun uzun konuştuk. İlk kez, yıllardır biriktirdiğimiz her şeyi döktük ortaya. Kırgınlıklarımızı, korkularımızı, beklentilerimizi… Cem, işin ve hayatın ağırlığı altında ezildiğini, bazen kendini bile tanıyamadığını anlattı. Ben de, yalnızlığımı, anlaşılmamanın acısını, her şeyin yükünü tek başıma taşımaktan yorulduğumu söyledim. O an, birbirimize sarıldık. Gözyaşlarımız birbirine karıştı.
Ama ertesi sabah, her şey bir anda düzelmedi. Hâlâ konuşmamız, birbirimizi anlamamız gerekiyordu. Belki de bir evlilik terapistine gitmeliydik. Belki de biraz ayrı kalıp, ne istediğimizi düşünmeliydik. Ama en azından, artık birbirimize suskun değildik.
Şimdi, bu satırları yazarken, içimde hâlâ bir fırtına var. Cem’le ne olacağını bilmiyorum. Ama bildiğim bir şey var: Hayatta en zor şey, sevdiklerinle arana giren o görünmez duvarı yıkmak. Peki sizce, bir evlilikte güven bir kez sarsıldığında, tekrar inşa edilebilir mi? Yoksa bazı yaralar asla iyileşmez mi?