Annem Aşkı Ararken, Ben Çocuklarımın Yüküyle Boğuluyorum
“Anne, ne olur bu akşam çocuklara bakabilir misin? Sadece iki saatliğine, bir nefes almak istiyorum.” Sesim titriyor, telefonda annemin nefesini duyuyorum. Bir an sessizlik oluyor, sonra annemin sesi soğuk ve kararlı geliyor: “Ayşe, ben bu akşam dışarı çıkacağım. Biliyorsun, Nihal Hanım’ın arkadaşıyla tanışacağım. Hem, çocuklar senin sorumluluğun.” O an içimde bir şeyler kırılıyor. Annem, kendi annem, torunlarının yüzüne bile bakmadan, beni bir kenara itiyor. Telefonu kapatırken gözlerim doluyor, mutfakta yere çömelip sessizce ağlıyorum.
İki küçük çocuğum, Elif ve Kerem, salonda oyuncaklarını paylaşamayıp kavga ediyorlar. Onlara bağırmak istemiyorum ama sabrım tükenmiş durumda. “Anneee!” diye bağırıyor Elif, “Kerem oyuncağımı aldı!” İçimdeki öfkeyi bastırmaya çalışarak yanlarına gidiyorum, dizlerim titriyor. “Çocuklar, lütfen… Biraz sessiz olur musunuz? Anne çok yorgun.” Ama çocuklar anlamıyor, anlayamazlar. Onlar için ben sadece anneleriyim, her şeye yetişmek zorunda olan, hiç yorulmayan bir kahraman. Ama ben kahraman değilim. Ben de yoruluyorum, ben de bazen kaçmak istiyorum.
Eşimden ayrılalı iki yıl oldu. O günden beri hayatım, iki küçük çocuğun ihtiyaçları ve bitmeyen sorumlulukları arasında sıkıştı kaldı. Sabahları onları okula hazırlamak, akşamları yemek yapmak, ödevlerine yardım etmek, hastalandıklarında sabaha kadar başlarında beklemek… Bazen aynada kendime bakıyorum, gözlerimin altındaki mor halkalar, saçlarımın arasında beliren beyaz teller… Gençliğim, hayallerim, hepsi bir kenara itilmiş gibi. Annem ise, sanki başka bir dünyada yaşıyor. Kırk beş yaşında, hâlâ genç ve güzel. Saçlarını boyatıyor, yeni kıyafetler alıyor, arkadaşlarıyla kafelere gidiyor. Son zamanlarda, sosyal medyada paylaştığı fotoğraflarda hep gülümsüyor. Ben ise, aynı fotoğraflarda arka planda silik bir gölge gibiyim.
Bir gün, annemle yüz yüze konuşmaya karar verdim. Çocukları anneme bırakıp markete gitmek için yalvardım. “Anne, lütfen. Sadece yarım saat. Başka kimsem yok.” Annem gözlerini kaçırdı, dudaklarını büzdü. “Ayşe, ben de hayatımı yaşamak istiyorum. Yıllarca baban için, senin için fedakârlık yaptım. Şimdi sıra bende. Hem, çocuklar senin sorumluluğun. Ben büyüttüm, sen de büyüt.” O an içimde bir öfke patladı. “Ama ben tek başımayım! Senin torunların onlar! Biraz olsun yardım etmeni istemek çok mu?” Annem omuz silkti, “Ayşe, herkes kendi hayatını yaşar. Ben de artık kendimi düşünüyorum.”
O gece çocuklar uyuduktan sonra mutfağa geçtim, eski fotoğraflara baktım. Annemle birlikte gülerek çekildiğimiz bir fotoğraf vardı; ben on yaşındayım, annem genç, gözlerinde umut var. O zamanlar annem bana dünyanın en güçlü kadını gibi gelirdi. Şimdi ise, aramızda görünmez bir duvar var. Annem bana sırtını döndükçe, ben daha da yalnızlaşıyorum. Komşular bazen yardım etmeye çalışıyorlar, ama kimse bir anne kadar destek olamaz. Bazen Elif bana soruyor: “Anneanne neden bize gelmiyor?” Cevap veremiyorum. Sadece başını okşuyorum, “Anneannenin işleri var,” diyorum. Ama içimden, “Keşke seni, beni, bizi seçseydi,” diye geçiriyorum.
Bir gün, Elif ateşlendi. Gece boyunca başında bekledim, sabaha karşı Kerem de öksürmeye başladı. İkisini de kucağıma alıp hastaneye koştum. Hastane koridorunda, elimde iki çocuk, gözlerim dolu dolu, annemi aradım. “Anne, lütfen… Çok zor durumdayım. Çocuklar hasta, yalnızım.” Annem telefonda yine aynı soğuklukla, “Ayşe, ben şimdi dışarıdayım. Yarın uğrarım,” dedi. O an anladım ki, annem artık benim annem değil. O, kendi hayatını seçmişti. Ben ise, çocuklarım için her şeyi göze alan, yalnız bir anneydim.
Bir akşam, çocuklar uyuduktan sonra balkona çıktım. İstanbul’un gece ışıkları altında, sessizce ağladım. Kendime sordum: “Neden ben? Neden annem bana yardım etmiyor? Ben neyi yanlış yaptım?” O an, içimde bir karar verdim. Artık annemden medet ummayacaktım. Kendi ayaklarım üzerinde duracaktım. Ama bu karar, içimdeki acıyı hafifletmedi. Annemin sevgisine, ilgisine, desteğine muhtaçtım. Ama o, başka bir hayatı seçmişti.
Bir gün, annemle karşılaştık. Elinde çiçekler, yüzünde bir tebessüm. “Ayşe, bak, bana çiçek aldılar. Çok mutluyum,” dedi. İçimden, “Keşke bana da bir çiçek alsaydın, anne,” diye geçirdim. Ama söyleyemedim. Sadece başımı salladım. Annem, hayatının baharını yaşarken, ben kendi kışımda üşüyordum.
Bazen düşünüyorum, annem haklı mı? Yıllarca başkaları için yaşadı, şimdi kendi mutluluğunu arıyor. Ama ben, onun kızı olarak, neden bu kadar yalnızım? Neden annemin sevgisiyle ısınamıyorum? Belki de annemle aramızdaki bu mesafe, bir gün kapanır. Belki de çocuklarım büyüdüğünde, ben de annem gibi kendi yolumu seçerim. Ama şimdilik, her sabah çocuklarımı okula hazırlarken, içimde bir boşlukla yaşıyorum.
Sizce, bir anne kendi mutluluğu için çocuklarını ve torunlarını arka plana atabilir mi? Yoksa annelik, her şeyden önce fedakârlık mı demektir?