Bir Köpeğin Ardından: Annemle Aramdaki Sessiz Savaş
“Sen gerçekten köpeği benim doğum günüme tercih ettin, öyle mi?” Annemin sesi, mutfakta yankılandı. Gözlerim hâlâ yaşlıydı, ellerim titriyordu. Badem’in sıcaklığı daha yeni kaybolmuştu avuçlarımda. O an, annemin gözlerinde gördüğüm öfke ve kırgınlık, Badem’in ölümünden bile ağır geldi bana.
Badem bizim ailemizin sekiz yıldır bir parçasıydı. Babamın vefatından sonra eve neşe getiren, annemin yalnızlığını bir nebze olsun hafifleten, benim ise en yakın dostum olan o minik can. Ama annem için Badem hiçbir zaman bir aile üyesi olmadı; o hep bir “hayvan”dı, “evin köpeği”ydi. Benim içinse Badem, babamdan kalan tek hatıraydı. Babamın son hediyesi…
O sabah annemin doğum günüydü. Her yıl olduğu gibi sabah erkenden kalkıp ona kahvaltı hazırlardım. Ama bu yıl işler farklıydı. Gece boyunca Badem’in nefes alışları ağırlaşmıştı. Sabah olduğunda ise neredeyse hiç hareket etmiyordu. Gözleriyle bana bakıyor, sanki vedalaşıyordu. Annem mutfağa girdiğinde ben hâlâ Badem’in başındaydım.
“Ne yapıyorsun orada? Kahvaltı hazır mı?” diye sordu annem, sesi sabırsızdı.
“Anne… Badem çok kötü. Sanırım… Sanırım gidiyor.”
Annem yüzünü buruşturdu. “Her yıl bir şey çıkarıyorsun. Bugün benim günüm! Misafirler gelecek, hazırlık yapmamız lazım.”
Badem’in başını okşadım, gözyaşlarım yanaklarımı ıslatıyordu. “Anne, lütfen… Biraz bekle. O çok kötü.”
Annem içini çekti, ellerini beline koydu. “Bir köpek için mi ağlıyorsun? İnsanlar gelecek! Benim doğum günümde ağlamanı istemiyorum.”
O an içimde bir şeyler koptu. Annemin bencilliğiyle ilk kez bu kadar yüzleşiyordum. Oysa ben onun için her şeyi yapardım; ama o, benim acımı görmezden geliyordu.
Badem son nefesini verirken annem mutfakta sinirli sinirli tabakları diziyordu. Ben ise yerde, Badem’in başında diz çöküp ağlıyordum. O an zaman durdu sanki; dışarıdan gelen kahkaha sesleri, mutfaktan gelen tabak çanak gürültüsü… Hiçbiri umurumda değildi.
Misafirler gelmeye başladığında gözlerim kıpkırmızıydı. Annem beni odama gönderdi: “Kendine gel de öyle çık!” dedi sertçe.
Odaya kapanıp Badem’in tasmasını avuçlarımda sıktım. Babamın sesi kulaklarımda yankılandı: “Hayatta en çok sevdiğin şeyi kaybettiğinde bile, kalbini kapatma kızım.” Ama o an kalbim paramparçaydı.
Gecenin ilerleyen saatlerinde annem odama geldi. Elinde pasta vardı. “Bak, herkes seni soruyor. Gelip iki dilim pasta yesen ölmezsin ya!”
Başımı çevirdim, göz göze geldik. “Anne… Sen hiç sevdiğin birini kaybettin mi?”
Yüzüme baktı, gözleri bir anlığına yumuşadı ama hemen toparlandı. “Babanı kaybettik, ne oldu? Hayat devam ediyor.”
İşte o an annemin duvar gibi soğukluğunu ilk kez bu kadar net hissettim. O gece boyunca odadan çıkmadım. Annem misafirlerle gülüp eğlenirken ben Badem’in boş yatağına bakıp ağladım.
Ertesi gün evde sessizlik vardı. Annem mutfağı toplarken ben Badem’i bahçeye gömmek için hazırlık yapıyordum. Annem kapının önünde dikildi: “Bahçeyi kazma! Komşular ne der?”
“Anne… O bizim ailemizdi.”
“Saçmalama! Bir köpek için bahçeyi mahvedemezsin.”
O an öfkem patladı: “Senin için hiçbir şeyin önemi yok mu? Benim acımın da mı?”
Annem sustu, bana sırtını döndü ve içeri girdi.
Badem’i gizlice gece bahçeye gömdüm. Toprağa her avuç toprak attığımda içimdeki öfke ve kırgınlık da gömülüyordu sanki.
Günler geçti ama annemle aramızdaki mesafe hiç kapanmadı. Evde iki yabancı gibi yaşamaya başladık. Annem kendi dünyasında, ben kendi acımla baş başa…
Bir akşam sofrada sessizce yemek yerken annem birden konuştu: “Seninle konuşmak istiyorum.”
Başımı kaldırdım, gözlerinde alışık olmadığım bir hüzün vardı.
“Belki de haklısın,” dedi sessizce. “Ben duygularımı göstermeyi hiç beceremedim.”
İlk defa annemin gözlerinden yaş süzüldü.
“Baban öldüğünde de böyleydim. Güçlü görünmek istedim hep… Ama bazen insanın içi yanıyor işte.”
O an annemi ilk kez insan olarak gördüm; zayıf, kırılgan ve korkmuş…
Ama yine de içimdeki kırgınlık geçmedi.
Badem’in ölümünden sonra hayatımda bir boşluk oluştu; ama asıl boşluk annemle aramdaki uçurumdu.
Şimdi düşünüyorum da; bir köpeğin ölümüyle başlayan bu sessiz savaş aslında yıllardır süren bir çatışmanın patlamasıydı.
Acaba biz Türk ailelerinde neden duygularımızı bu kadar saklıyoruz? Sevdiğimizi söylemekten, acımızı paylaşmaktan neden bu kadar korkuyoruz?
Belki de en büyük kaybımız; birbirimize dokunamamak, birbirimizi anlayamamak… Sizce de öyle değil mi?