İki Dünya Arasında: Kaynanamın Kuralları ve Eşimin Sessizliğiyle Mücadelem
“Yine mi burada?” diye içimden geçirdim, mutfağın kapısını açar açmaz kaynanamın bıraktığı çaydanlığı ve kendi elleriyle dizdiği tabakları görünce. O an, boğazıma bir yumru oturdu. Annemden kalan fincanları bile yerinden etmiş, kendi getirdiği eski porselenleri dizmişti rafa. Sanki bu ev, benim değil de onunmuş gibi. O anda, içimdeki öfkeyle mutfağın ortasında dikildim. Bir yandan gözlerim doldu, bir yandan da kendime kızdım: “Neden sesimi çıkaramıyorum? Neden Murat’a anlatamıyorum hissettiklerimi?”
Telefonum titredi. Ekranda “Kaynanam: Arzu Hanım” yazıyordu. Açtım, sesi her zamanki gibi buyurgandı:
“Kızım, dün akşam dolapta kalan yemekleri çöpe atmışsın. Yazık günah, ben onları değerlendirecektim. Biraz daha dikkatli ol lütfen.”
Yutkundum. “Tamam, Arzu Hanım. Bir dahakine sorarım,” dedim, sesim titreyerek. O an, mutfağın penceresinden dışarı bakarken, İstanbul’un gri sabahında kendimi bir yabancı gibi hissettim. Bu evde, kendi hayatımda, kendi seçimlerimde bile söz hakkım yoktu sanki.
Murat işten geç gelirdi. Akşamları yorgun olurdu, ama ben yine de konuşmaya çalışırdım. O gece, sofrayı toplarken cesaretimi topladım:
“Murat, annen yine bugün evdeydi. Her şeyi değiştirmiş. Benim eşyalarımı kaldırmış. Artık buna bir çözüm bulmamız lazım.”
Murat başını kaldırmadan, tabağındaki pilavı karıştırdı. “Annem iyi niyetli, biliyorsun. Kötü bir şey yapmıyor. Hem, evde düzen olsun istiyor. Sen de biraz idare et.”
İçimde bir şeyler kırıldı o an. “Benim hislerim, benim sınırlarım ne olacak?” dedim, sesim yükselerek. Murat ise sessiz kaldı. O sessizlik, evin duvarlarına çarpıp bana geri döndü. O an anladım ki, ben bu evde yalnızdım. Ne kadar çabalarsam çabalayayım, Murat’ın sessizliğiyle, Arzu Hanım’ın kurallarıyla baş başaydım.
Ertesi gün, Arzu Hanım yine erkenden geldi. Kapıyı açtığımda, elinde poşetlerle, “Kızım, senin işin çok, ben biraz yardım edeyim dedim,” dedi. Gülümsedim, ama içimden ağlamak geldi. O gün, mutfakta birlikte çalışırken, bir an durup bana döndü:
“Bak kızım, ben de bir zamanlar gelindim. Büyüklerime hiç karşı gelmedim. Sen de biraz sabretmeyi öğren. Evlilik böyle şeyler gerektirir.”
O an, içimdeki isyanı bastırmak için dişlerimi sıktım. “Ama Arzu Hanım, bu evde ben de varım. Benim de bir düzenim, alışkanlıklarım var. Bazen kendimi hiç burada ait hissetmiyorum,” dedim, gözlerim dolarak.
Bana uzun uzun baktı. “Sen de anne olunca anlarsın. Ben oğlumun iyiliğini isterim. Senin de iyiliğini isterim. Ama evin düzeni önemli.”
O gün, Arzu Hanım gittikten sonra, mutfağın ortasında yere oturdum. Ellerim titriyordu. Annemi aradım, sesimi duyar duymaz anladı bir şeylerin yolunda olmadığını. “Kızım, sabret. Evlilik kolay değil. Ama kendini de ezdirme. Murat’la konuş, derdini anlat,” dedi. Ama Murat’la konuşmak, duvara konuşmak gibiydi. O, annesinin sözünden çıkmazdı. Ben ise, her geçen gün biraz daha silikleşiyordum.
Bir akşam, Murat eve geç geldi. Yorgundu, morali bozuktu. Yine de, içimde bir umutla yanına oturdum.
“Murat, ben bu şekilde devam edemem. Annenin sürekli evde olması, her şeye karışması beni çok yoruyor. Ben de bu evin sahibiyim. Biraz bana da alan bırakın.”
Murat derin bir iç çekti. “Sen de annemi anlamıyorsun. O da yalnız. Babamdan sonra tek eğlencesi bizim ev. Biraz idare et.”
“Ama ben ne olacağım? Benim hislerim, benim huzurum?” dedim. Gözlerimden yaşlar süzüldü. Murat, başını öne eğdi. O an, aramızda görünmez bir duvar daha yükseldi.
Geceleri uyuyamaz oldum. Her sabah, Arzu Hanım’ın ayak seslerini duyar gibi oluyordum. Evdeki her eşya, her köşe bana yabancı gelmeye başladı. Kendi evimde misafir gibiydim. Bir gün, Arzu Hanım’ın getirdiği eski bir halıyı salona serdiğini gördüm. Annemden kalan, bana huzur veren halıyı kaldırmış. O an, içimde bir şeyler koptu. Halının üstüne oturdum, gözyaşlarımı tutamadım.
Bir hafta sonra, Murat’ın doğum günüydü. Arzu Hanım, büyük bir masa kurdu, akrabaları çağırdı. Ben ise, o kalabalığın içinde daha da yalnız hissettim kendimi. Herkes gülerken, ben içimde fırtınalar kopuyordu. O gece, herkes gittikten sonra Murat’a bir kez daha konuşmak istedim.
“Murat, ben bu şekilde devam edemem. Ya bana da bu evde yer açarsınız, ya da ben kendi yoluma bakacağım.”
Murat, ilk kez bana uzun uzun baktı. “Ne demek bu şimdi? Ayrılmak mı istiyorsun?”
“Hayır, ama kendimi kaybediyorum. Kendi evimde, kendi hayatımda yok oluyorum. Biraz da benim sesimi duyun.”
O gece, Murat sessizce odasına çekildi. Ben ise, mutfakta sabaha kadar oturdum. Kafamda bin bir düşünce. Annemin sesi kulaklarımda: “Kızım, kendini ezdirme.”
Ertesi sabah, Arzu Hanım yine erkenden geldi. Bu kez, ona kapıyı açmadım. Kapının arkasında bekledi, birkaç kez zile bastı. Sonra gitti. O an, ilk kez kendi sınırlarımı çizmiş gibi hissettim. Korktum, ama aynı zamanda hafifledim.
O gün Murat eve geldiğinde, ona her şeyi anlattım. “Ben bu evde var olmak istiyorum. Annene saygım sonsuz, ama benim de bir hayatım, bir düzenim var. Eğer bu böyle devam ederse, ben burada kalamam.”
Murat uzun süre sessiz kaldı. Sonra, “Tamam, konuşacağım annemle,” dedi. O an, içimde bir umut yeşerdi. Belki de, kendi sınırlarımı çizdiğimde, karşımdakiler de beni duymaya başlardı.
Şimdi, her sabah uyandığımda, aynaya bakıp kendime soruyorum: Bir kadın, kendi onurunu ve huzurunu korumak için ne kadar mücadele etmeli? Siz olsanız, ne yapardınız?