Oğlum İçin Yediğim Yulaf Lapası: Bir Babanın Gururu, Sevgisi ve Hayal Kırıklığı
“Baba, neden yine yulaf lapası yiyorsun? Benim tabağımda biftek var, seninki neden böyle?” Oğlum Emre, sekiz yaşındaydı o zaman. Masada oturmuş, gözleriyle tabağımda geziniyordu. Bir an için göz göze geldik. Gülümsedim, “Ben yulaf lapasını çok severim oğlum,” dedim. Oysa o an içimden geçenleri bilseydi, belki de o bifteği bir daha ağzına koymazdı. Ama bir babanın görevi, çocuğunun gözünde güçlü ve mutlu görünmektir, değil mi?
Benim adım Mehmet. İstanbul’un kenar mahallelerinden birinde, eski bir apartmanın üçüncü katında büyüdüm. Babam işçi, annem ise ev hanımıydı. Çocukluğum yoklukla geçti. Okuldan eve dönerken, kasabın vitrininde asılı duran biftekleri izlerdim. Annem, “Bir gün sen de yiyeceksin oğlum,” derdi ama o gün hiç gelmedi. O yüzden kendi oğlumun tabağında biftek olmasını istedim. Onun, benim gibi camın arkasından bakmasını istemedim.
Emre doğduğunda, karım Zeynep’le birbirimize söz verdik: Ne olursa olsun, ona iyi bir hayat sunacaktık. Zeynep de benim gibi yoksul bir aileden geliyordu. İkimiz de çalıştık, didindik. Ben sabahları inşaatta, akşamları ise mahalledeki küçük markette çalışıyordum. Zeynep ise evlere temizliğe gidiyordu. Bazen gece yarısı eve döner, yorgunluktan konuşacak halimiz kalmazdı. Ama Emre’nin odasına girip onu izlerken, tüm yorgunluğumuz geçerdi.
Yıllar geçti. Emre büyüdü, okula başladı. Ona en iyi ayakkabıları, en güzel montları almaya çalıştık. Kendi üstümüze başımıza bir şey almazdık. Zeynep’in ayakkabısının altı delindiğinde, eski bir karton parçası koyardı içine. Ben ise işten eve dönerken, markette kalan bayat ekmekleri alırdım. Ama Emre’nin beslenme çantasında her zaman taze sandviçler, meyveler olurdu. Bazen komşular, “Mehmet, senin oğlan ne güzel giyiniyor, maşallah,” derdi. İçim gururla dolardı ama bir yandan da içimde bir boşluk büyüyordu. Kendi hayatımı, kendi isteklerimi tamamen unutmuştum.
Bir gün Emre, okuldan ağlayarak geldi. “Baba, arkadaşlarım bana fakir diyor,” dedi. O an içim parçalandı. Oğlumun gözyaşlarını silerken, “Sen fakir değilsin oğlum, sen bizim en değerli varlığımızsın,” dedim. Ama o gece, Zeynep’le oturup uzun uzun konuştuk. Daha fazla çalışmamız gerektiğine karar verdik. O günden sonra, ben geceleri de çalışmaya başladım. Bazen eve sabaha karşı dönerdim. Zeynep ise gündüzleri temizlik, akşamları ise komşulara dikiş dikiyordu. Evde birlikte geçirdiğimiz zaman neredeyse yoktu. Ama Emre’nin her istediğini almaya çalışıyorduk.
Emre liseye başladığında, artık iyice büyümüştü. Arkadaşlarıyla dışarı çıkmak, pahalı telefonlar istemek, markalı kıyafetler giymek istiyordu. “Baba, herkesin telefonu var, benim neden yok?” diye sorduğunda, içimden ağlamak geldi. Ama ona belli etmedim. “Biraz daha sabret oğlum, alacağım sana,” dedim. O gece, eski saatimi sattım ve ona istediği telefonu aldım. Emre çok mutlu oldu, bana sarıldı. O an, tüm yorgunluğum geçti sandım.
Ama zamanla Emre değişmeye başladı. Artık bizimle pek konuşmaz oldu. Akşam yemeklerinde masaya oturmaz, odasına kapanırdı. Zeynep’le endişelenmeye başladık. “Mehmet, oğlumuz bizden uzaklaşıyor,” dedi bir gün Zeynep. “Belki de çok üstüne düşüyoruzdur,” dedim ama içim rahat değildi. Bir akşam, Emre eve geç geldi. Yüzünde bir hırçınlık vardı. “Neredeydin oğlum?” diye sordum. “Arkadaşlardaydım, ne var?” dedi sertçe. İlk defa bana böyle konuştu. O an, içimde bir şeyler kırıldı.
Üniversite sınavı zamanı geldiğinde, Emre İstanbul’daki en iyi okullardan birini kazandı. Gururdan gözlerimiz doldu. Ama okul masrafları, yurt parası, kitaplar derken, maddi olarak iyice zorlandık. Ben artık yaşlanmıştım, inşaatta çalışamıyordum. Market işiyle idare etmeye çalışıyordum. Zeynep’in de sağlığı bozulmuştu. Ama Emre’nin okuması için, yine de elimizden geleni yaptık. Kendi yemeğimizden, giysimizden kestik. Ben sabahları yulaf lapası yemeye başladım. Zeynep ise çoğu zaman sadece çay içiyordu. Ama Emre’ye her hafta harçlık göndermeye devam ettik.
Bir gün, Emre aradı. “Baba, arkadaşlarım yurtdışına gidiyor, ben de gitmek istiyorum,” dedi. O an ne diyeceğimi bilemedim. “Oğlum, bizim durumumuzu biliyorsun,” dedim. “Ama baba, herkes gidiyor, ben neden gidemiyorum?” dedi. O gece sabaha kadar uyuyamadım. Ertesi gün, eski arabamızı sattım. Emre’ye yurtdışı için para gönderdim. Zeynep bana kızdı. “Mehmet, biz ne yiyeceğiz?” dedi. “Oğlumuzun geleceği için her şeye değer,” dedim. Ama içimde bir huzursuzluk vardı.
Emre yurtdışına gitti. Aylarca ondan haber alamadık. Aradığında ise hep kısa konuşuyordu. “İyiyim baba, işlerim yoğun,” diyordu. Zeynep her gün ağlıyordu. “Oğlumuz bizi unuttu mu?” diye soruyordu. Ben ise ona moral vermeye çalışıyordum. “Oğlumuz başarılı olacak, bize dönecek,” diyordum. Ama zaman geçtikçe, Emre’den uzaklaştığımızı hissettim.
Yıllar geçti. Emre yurtdışında iş buldu, orada evlendi. Bize sadece bayramlarda telefon açıyordu. Bir gün, “Baba, ben artık orada yaşayacağım,” dedi. O an, içimde bir boşluk oluştu. Zeynep’le birbirimize baktık. “Biz ne için yaşadık bunca yıl?” diye sordum kendi kendime. Oğlumuzun mutlu olması için her şeyimizi verdik, ama sonunda yalnız kaldık.
Şimdi yaşlandım. Zeynep hastalandı, yatağa düştü. Evimizde sessizlik hakim. Sabahları hâlâ yulaf lapası yiyorum. Emre ise uzakta, kendi hayatını yaşıyor. Bazen arıyor, “Nasılsınız?” diyor. Ama sesinde bir mesafe var. Ona hiçbir zaman kızmadım. Çünkü biliyorum, bir babanın görevi fedakarlık yapmaktır. Ama bazen düşünüyorum: Acaba yanlış mı yaptım? Kendi hayatımı, hayallerimi oğlum için feda ederken, onu da kendimizden uzaklaştırdık mı? Bir baba, ne zaman kendi mutluluğunu düşünmeli?
Siz olsaydınız, benim yerimde ne yapardınız? Oğlunuz için her şeyinizi feda eder miydiniz, yoksa biraz da kendinizi mi düşünürdünüz?