Annemin Yokluğunda Büyümek: Bir Miras Davasının Gölgesinde
“Babaannem öldü, Zeynep. Artık yalnızsın.” Bu cümleyi duyduğumda, içimde bir şeylerin koptuğunu hissettim. O an, evin salonunda, babaannemin eski koltuğunda oturuyordum. Gözlerim, duvarda asılı olan eski aile fotoğrafına takıldı. Annem yine yoktu. Yine bir yolculukta, yine bir başka şehirde, yine kendi hayatının peşindeydi. Oysa ben, babaannemin ellerinde büyüdüm. Onun sesiyle uyandım, onun ninnileriyle uyudum. Annem, sadece bayramlarda ya da bir işini halletmek için uğradığında görürdüm. Çocukken, annemin yokluğunu anlamazdım. Babaannem bana hem anne, hem baba, hem de en iyi arkadaş olmuştu.
Babaannem hastalandığında, ben üniversiteye yeni başlamıştım. Okuldan eve her gelişimde, onu biraz daha zayıflamış, biraz daha yorgun buluyordum. Annemi aradım defalarca. “Anne, lütfen gel. Babaannem çok kötü.” dedim. Her seferinde başka bir bahanesi vardı. “İstanbul’da önemli bir toplantım var.”, “Birkaç günlüğüne İzmir’e gitmem lazım.”, “Şimdi gelemem, işlerim çok yoğun.” Oysa ben, gençliğimin en güzel yıllarını, babaannemin başında, ona çorba yaparak, ilaçlarını vererek, geceleri başucunda oturarak geçirdim. Hiç pişman olmadım. Çünkü bana sevgiyi, sabrı ve fedakarlığı o öğretmişti.
Babaannem öldüğünde, annem cenazeye bile zor yetişti. Yüzünde bir damla gözyaşı yoktu. Sanki yıllardır görmediği bir tanıdığın cenazesine gelmiş gibiydi. İnsanlar başsağlığı dilerken, annem telefonunu elinden bırakmıyor, sürekli bir yerlere mesaj atıyordu. O an içimde bir öfke kabardı. “Neden buradasın anne? Yıllarca yoktun, şimdi ne işin var burada?” diye sormak istedim ama sustum. Çünkü o an, babaannemin ardından ağlamak istiyordum. Annemle tartışacak gücüm yoktu.
Cenazeden birkaç hafta sonra, eve bir tebligat geldi. Annem bana dava açmıştı. Babaannemin evini, tarlasını, bankadaki parasını istiyordu. Yıllarca bakmadığı, arayıp sormadığı annesinin mirası için, bana dava açacak kadar enerjisi vardı. O an ellerim titredi. Gözlerim doldu. “Annem, bana bunu nasıl yapar?” dedim kendi kendime. Oysa ben, babaannemin son nefesine kadar yanında oldum. Onun için işten ayrıldım, okulumu dondurdum, gençliğimi verdim. Annem ise, şimdi mirasın peşindeydi.
Bir akşam, annemle yüzleşmek için onu aradım. Telefonda sesi gayet sakindi. “Anne, neden dava açtın? Yıllarca ortada yoktun. Şimdi ne değişti?” dedim. Annem, “Kızım, hakkım olanı istiyorum. Sonuçta ben de onun kızıyım.” dedi. O an içimdeki öfke patladı. “Hakkın mı? Hakkın olan ne anne? Babaannemin son yıllarında neredeydin? Bir kere arayıp sordun mu? Bir tabak çorba yaptın mı? Bir gece başında bekledin mi?” dedim. Annem sustu. Sonra, “Hayat zor Zeynep. Herkes kendi yolunu seçiyor. Sen de büyüyeceksin, anlayacaksın.” dedi. O an, annemin bana ne kadar yabancı olduğunu fark ettim. O, kendi hayatının peşinde koşarken, ben babaannemin gölgesinde büyümüştüm.
Dava süreci başladı. Mahkemeye gidip gelmek, avukatlarla konuşmak, evrak toplamak… Her şey bana ağır geliyordu. Babaannemin eşyalarını toplarken, eski bir defter buldum. İçinde bana yazdığı notlar vardı. “Zeynep’im, hayat bazen adaletsizdir. Ama sen iyi bir insan ol. Kimseye kin tutma.” yazmıştı. O an ağladım. Babaannem, bana hep affetmeyi, sabretmeyi öğretmişti. Ama annemi affedebilir miydim? Onun bu bencilliğini, vefasızlığını, bana yaşattığı bu acıyı unutabilir miydim?
Mahkeme günü, annemle göz göze geldik. Yıllardır görmediğim kadar soğuktu. Avukatı, “Müvekkilim, annesinin malında hakkı olduğunu düşünüyor.” dedi. Ben ise, “Ben sadece babaannemin bana bıraktığı anıları istiyorum. O evde, o tarlada, onun kokusu var. Siz sadece para görüyorsunuz.” dedim. Hakim, tarafsız bir şekilde dinledi. Ama içimde, adaletin yerini bulmayacağına dair bir korku vardı. Türkiye’de, miras davalarında duyguların, fedakarlığın, emeğin hiçbir önemi yoktu. Kanun, sadece kağıt üzerindeki haklara bakıyordu.
Dava aylarca sürdü. Bu süreçte, akrabalar aramaya başladı. Kimisi annemi haklı buldu, kimisi beni. Aile içinde büyük bir çatışma çıktı. Halam, “Zeynep, annen ne yaparsa yapsın, o senin annen. Affet.” dedi. Ama dayım, “Senin hakkını yedirmem. Yıllarca o kadının yüzünü görmedik.” diye bağırdı. Herkesin bir fikri vardı ama kimse benim ne hissettiğimi sormuyordu. Geceleri uyuyamıyor, babaannemin sesini duyar gibi oluyordum. “Kızım, güçlü ol. Kimseye boyun eğme.”
Bir gün, annemle yüz yüze geldik. Evde, babaannemin eski mutfağında oturduk. Annem, gözlerimin içine bakmadan konuştu. “Zeynep, ben de kolay bir hayat yaşamadım. Gençken, annem bana çok baskı yaptı. Hep kaçmak istedim. Belki de bu yüzden sana da iyi bir anne olamadım.” dedi. O an, annemin de yaralı olduğunu anladım. Ama bu, yaptıklarını affetmem için yeterli miydi? “Anne, ben senden sevgi bekledim. Bir gün arayıp, ‘Nasılsın kızım?’ demeni bekledim. Ama sen hep kendi yolunu seçtin. Şimdi ise, bana dava açıyorsun. Bu adil mi?” dedim. Annem sustu. Gözlerinde bir damla yaş gördüm. Ama sonra, yine o soğuk tavrına büründü. “Hayat böyle Zeynep. Herkes kendi yolunu bulmak zorunda.” dedi ve kalkıp gitti.
Dava sonuçlandığında, mahkeme anneme de mirastan pay verdi. O an, içimde bir boşluk oluştu. Kaybetmiş gibi hissettim. Sadece malı değil, annemi de kaybetmiştim. Babaannemin bana bıraktığı en değerli şey, onun sevgisi ve anılarıydı. Annem ise, bana sadece bir dava, bir kırgınlık ve büyük bir yalnızlık bırakmıştı.
Şimdi, babaannemin eski koltuğunda oturup, onun defterini okuyorum. “Hayat bazen adaletsizdir, ama sen iyi bir insan ol.” Peki, iyi bir insan olmak, her zaman affetmek mi demek? Annemi affetmeli miyim, yoksa kendi yoluma mı bakmalıyım? Siz olsanız ne yapardınız?