Annelik Yarası: Anıl’ın Hikayesi
“Anne, lütfen gitme!” diye çığlık attı Elif, sabahın köründe, gözleri yaşlı, pijamalarıyla kapının önünde. O an, içimde bir şeyler kırıldı. Elif’in gözlerindeki korkuyu, çaresizliği gördüm; sanki ben de onunla birlikte ağlamak istedim. Ama ağlayamazdım. Güçlü olmam gerekiyordu. Çünkü artık bu evde sadece ikimiz vardık.
Eşim Murat’la ayrılalı altı ay olmuştu. O günden beri, Elif’in her sabah uyanır uyanmaz ilk sorduğu soru, “Babam ne zaman gelecek?” oluyordu. Ben ise her defasında yutkunup, “Baban seni çok seviyor, yakında gelir,” diyordum. Ama biliyordum ki, Murat’ın gelişi de, sevgisi de artık eskisi gibi olmayacaktı.
O sabah, Elif’in ağlaması daha bir derindi. İşe geç kalmak üzereydim, ama onu bırakıp gitmek, içimi kemiren bir suçluluk duygusu yaratıyordu. Annem, yani Elif’in babaannesi, sabahları ona bakmaya geliyordu. Ama Elif, annesinin gitmesine bir türlü alışamıyordu. “Anne, ne olur gitme. Ben de seninle geleyim,” diye sarıldı bacağıma.
“Tatlım, işe gitmem lazım. Akşam hemen döneceğim. Bak, babaannen sana kahvaltı hazırlayacak,” dedim, ama sesim titriyordu. Elif’in gözlerinden yaşlar süzüldü. “Ama ben seni istiyorum!” diye bağırdı. O an, içimdeki annelik yarası bir kez daha kanadı.
Kapıyı kapatıp apartman merdivenlerinden inerken, kendi kendime söyleniyordum: “Neden bu kadar zor? Neden bir çocuğun gözyaşlarını silmek, ona güven vermek bu kadar ağır?”
İşe vardığımda, kafamda hâlâ Elif’in ağlayışları vardı. Ofisteki arkadaşlarım, “Nasılsın Anıl?” diye sorduklarında, “İyiyim,” diyordum, ama içim paramparça. Müdürüm, “Bugün biraz dalgınsın, bir sorun mu var?” dediğinde, “Yok, sadece biraz uykusuzum,” diye geçiştirdim. Kimseye anlatamıyordum. Çünkü herkesin kendi derdi vardı, kimse bir annenin yalnızlığını, çaresizliğini anlamak istemiyordu.
Öğle arasında annemi aradım. “Elif nasıl?” dedim. Annem, “İyi, şimdi çizgi film izliyor. Ama sabah çok ağladı, zor sakinleştirdim,” dedi. İçim bir kez daha burkuldu. “Ben kötü bir anne miyim?” diye düşündüm. Çalışmak zorundaydım; evin kirası, faturalar, Elif’in okul masrafları… Ama Elif’in gözyaşları, bana her şeyden daha ağır geliyordu.
Akşam eve döndüğümde, Elif kapıda beni bekliyordu. Gözleri hâlâ kızarmıştı. “Anne, bir daha gitme olur mu?” dedi. Onu kucağıma aldım, “Söz veremem tatlım, ama her zaman yanında olacağım,” dedim. O an, Elif’in saçlarını okşarken, kendi annemi hatırladım. Ben de küçükken, annem çalışmak zorunda kalırdı. O zamanlar annemi suçlardım, “Neden hep çalışıyorsun, neden benimle değilsin?” diye. Şimdi ise aynı acıyı ben yaşıyordum.
Bir akşam, Elif ateşlendi. Gece boyunca başında bekledim. Nefes alışverişi hızlandıkça, panikledim. “Allah’ım, ne olur bir şey olmasın,” diye dua ettim. Sabah hastaneye koştuk. Doktor, “Viral enfeksiyon, birkaç gün dinlensin,” dedi. Ama o birkaç gün bana ömür gibi geldi. İşe gidemediğim için maaşımdan kesinti oldu. Patronum aradı, “Anıl Hanım, bu şekilde devam ederse, yerinize başka birini almak zorunda kalacağım,” dedi. O an, çaresizliğin dibine vurdum. Hem annelik, hem geçim derdi, hem yalnızlık… Hangisiyle baş edeceğimi bilemedim.
Bir gün, Elif’in okulunda veli toplantısı vardı. Diğer anneler, babalar, hepsi mutlu, güleryüzlü görünüyordu. Ben ise yorgun, uykusuz ve endişeliydim. Öğretmeni, “Elif bazen içine kapanıyor, arkadaşlarıyla oynamak istemiyor,” dedi. “Evde bir sorun mu var?” diye sordu. O an, gözlerim doldu. “Babasıyla ayrıldık, biraz zor bir dönemden geçiyoruz,” dedim. Öğretmen başını salladı, “Elif çok zeki bir çocuk, ama ilgiye ihtiyacı var,” dedi. İçimdeki suçluluk daha da büyüdü.
Bir akşam, Elif bana, “Anne, babam neden bizimle yaşamıyor?” diye sordu. Ne diyeceğimi bilemedim. “Bazen büyükler anlaşamaz, ama bu senin suçun değil,” dedim. Elif, “Ben kötü bir çocuk muyum?” dediğinde, yüreğim parçalandı. “Hayır, asla! Sen benim en değerli varlığımsın,” dedim, gözlerimden yaşlar süzülürken.
Geceleri, Elif uyuduktan sonra, mutfağın köşesinde sessizce ağladığım çok oldu. Kimseye anlatamadığım, içimde büyüyen bir yalnızlık vardı. Annem bazen, “Kızım, sabret. Her şey düzelir,” derdi. Ama ben sabrımın sonuna gelmiştim.
Bir gün, Elif’in doğum günüydü. Ona sürpriz yapmak istedim. Küçük bir pasta aldım, balonlar şişirdim. Elif, “Babam da gelecek mi?” diye sordu. “Bilmiyorum tatlım, belki gelir,” dedim. Ama Murat gelmedi. Elif, pastanın mumlarını üflerken, gözlerinde bir hüzün vardı. O an, hayatımda ilk kez bu kadar çaresiz hissettim. Bir çocuğun gözlerindeki umudu söndürmek, bir annenin en büyük kabusuymuş meğer.
Bir akşam, Elif’in odasında eski fotoğraflara bakarken, “Anne, eskiden daha mutluymuşuz,” dedi. “Şimdi neden böyle oldu?” diye sordu. “Hayat bazen zorlaşır, ama biz yine de birlikte güçlüyüz,” dedim. Elif başını omzuma koydu, “Sen yanımda ol yeter,” dedi. O an, içimde bir umut ışığı yandı. Belki de annelik, her şeye rağmen yanında olabilmekti.
Ama yine de, geceleri yatağımda gözlerim tavana dikili, kendi kendime soruyorum: “Bir çocuğun gözyaşlarını silmek için daha ne kadar güçlü olmam gerek? Yalnız bir anne olarak, bu yükü taşımaya ne kadar daha dayanabilirim?” Sizce, bir anne ne zaman gerçekten yeterli olur?