Kaybolan Gençliğim: Kırk Yaşında, Yalnız ve Paramparça Bir Kalp

“Yeter artık, Zeynep! Kaç yıl daha bekleyeceksin? Kaç yıl daha başkalarının hayatını izleyip kendi hayatından vazgeçeceksin?” diye bağırdım aynadaki yansımama, gözlerimden süzülen yaşları silmeden. O an, kırkıncı yaş günümde, yalnızlığımın ve pişmanlığımın ağırlığıyla boğuluyordum. Annem, babam çoktan vefat etmiş, kardeşim ise yıllar önce Almanya’ya göç etmişti. İstanbul’un kalabalığında, onca insanın arasında, kendimi hiç bu kadar yalnız hissetmemiştim.

Her şey, yirmili yaşlarımda başladı. Üniversiteyi yeni bitirmiş, hayata umutla bakıyordum. O zamanlar, iş yerinde tanıştığım Murat’a âşık olmuştum. O, benden yaşça büyüktü, karizmatik ve etkileyiciydi. İlk başta bana evli olduğunu söylememişti. Gerçeği öğrendiğimde ise çok geçti; kalbim ona çoktan bağlanmıştı. “Eşimle aram çok kötü, yakında boşanacağım. Seninle yeni bir hayat kurmak istiyorum,” derdi bana. O sözlere öyle inanmıştım ki, yıllarımı beklemekle geçirdim. Arkadaşlarım uyardı, annem gözyaşlarıyla yalvardı: “Kızım, evli adamdan hayır gelmez. Gençliğini harcama!” Ama ben, aşkın gözümü kör ettiğini anlamadım.

Yıllar geçti, Murat’ın boşanma vaatleri hiç gerçekleşmedi. Her seferinde yeni bir bahane buldu: “Çocuklarım çok küçük, şimdi olmaz.” “Eşim hastalandı, şimdi zamanı değil.” Ben ise her defasında ona inandım, umut ettim. O arada, yaşıtlarım evlendi, çocuk sahibi oldu. Ben ise, bir gün Murat’la mutlu bir aile kuracağım hayaliyle, kendi hayatımı erteledim. İş yerinde yükseldim, iyi bir maaşım oldu, ama içimdeki boşluk her geçen yıl büyüdü.

Bir gün, Murat’ın eşiyle birlikte bir aile yemeğinde çekilmiş fotoğrafını sosyal medyada gördüm. O an, içimde bir şeyler koptu. “Beni hiç sevmemiş miydi? Benimle neden oynadı?” diye kendime sordum. O gece, Murat’ı aradım ve her şeyi bitirmek istediğimi söyledim. O ise, “Zeynep, bana bunu yapma. Sana gerçekten değer veriyorum,” dedi. Ama artık ona inanmıyordum. Telefonu kapattım ve saatlerce ağladım.

O günden sonra, hayatımda büyük bir boşluk oluştu. Kırk yaşıma gelmiştim, ne bir ailem vardı ne de bir çocuğum. Annemin mezarına gidip, “Anne, haklıydın. Keşke seni dinleseydim,” diye fısıldadım. O an, içimdeki pişmanlık daha da büyüdü. Arkadaşlarımın çocuklarının doğum günlerine davet edildikçe, içimde bir sızı oluşuyordu. Onların mutluluğunu kıskanıyor değildim, ama kendi hayatımın ne kadar eksik olduğunu her defasında hissediyordum.

Bir gün, eski bir arkadaşım olan Elif’le karşılaştım. O, iki çocuk annesi olmuş, mutlu bir aile kurmuştu. Bana, “Zeynep, neden hiç evlenmedin?” diye sorduğunda, gözlerim doldu. “Bir hata yaptım, Elif. Gençliğimi yanlış bir adama adadım,” dedim. Elif, elimi tuttu ve “Hâlâ geç değil. Hayat devam ediyor,” dedi. Ama ben, içimdeki kırgınlığı ve yorgunluğu ona anlatamadım.

İş yerinde de durumlar kolay değildi. Genç çalışanlar, bana “Zeynep Abla” diye hitap etmeye başlamıştı. Onların enerjisine, hayallerine imreniyordum. Bir gün, yeni başlayan bir kız, bana gizlice yaklaşıp, “Zeynep Abla, bir adamla tanıştım ama evliymiş. Bana çok güzel şeyler söylüyor. Sence ne yapmalıyım?” diye sordu. O an, kendi gençliğimi gördüm onda. “Bak, kızım,” dedim, “Evli bir adamdan sana hayır gelmez. Sana ne vaat ederse etsin, sonunda yalnız kalırsın. Benim gibi pişman olmanı istemem.” O an, gözlerim doldu. Kendi hikâyemi ona anlatmadım ama gözlerimdeki acıyı görmüş olmalıydı.

Akşam eve döndüğümde, yalnızlığım daha da ağırlaşıyordu. Sessiz bir ev, boş bir masa, duvarda asılı eski fotoğraflar… Bazen, “Keşke zamanı geri alabilsem,” diye düşünüyordum. Ama hayat, geri sarılmıyor. Herkes kendi seçimlerinin bedelini ödüyor. Ben de, aşk uğruna gençliğimi, aile olma hayalimi, annemin nasihatlerini feda etmiştim.

Bir gün, mahalledeki çocukların oyununu izlerken, içimden bir parça daha koptu. Onların kahkahaları, bana hiç sahip olamadığım bir mutluluğu hatırlattı. “Zeynep Teyze, bizimle oynar mısın?” diye sordular. Gülümsedim, ama gözlerim doldu. Onlarla oynarken, içimde bir sıcaklık hissettim. Belki de, hayat bana başka bir yol sunuyordu. Belki de, başkalarının çocuklarına ablalık, teyzelik yaparak, içimdeki boşluğu bir nebze doldurabilirdim.

Ama geceleri, yalnız yatağımda, geçmişin gölgeleriyle baş başa kalıyordum. Murat’ın bana söylediği yalanlar, annemin gözyaşları, arkadaşlarımın uyarıları… Hepsi bir film şeridi gibi gözümün önünden geçiyordu. “Neden bu kadar kör oldum? Neden kendimi bu kadar değersiz hissettim?” diye kendime kızıyordum. Belki de, sevilmeye olan ihtiyacım, beni bu kadar zayıf kılmıştı.

Şimdi, bu satırları yazarken, içimdeki acıyı paylaşmak istiyorum. Belki de, benim gibi gençliğini yanlış bir adama adayan başka kadınlar da vardır. Onlara seslenmek istiyorum: “Kendinizi sevin, değerinizin farkında olun. Hiçbir adam, sizin hayatınızdan, hayallerinizden daha değerli değil.”

Hayatımın bu noktasında, geçmişi değiştiremeyeceğimi biliyorum. Ama belki de, başkalarına yol gösterebilirim. Belki de, birinin hayatında küçük bir fark yaratabilirim. Kırk yaşında, yalnız ve pişman bir kadın olarak, tek isteğim, başka kadınların aynı acıyı yaşamaması.

Şimdi size soruyorum: Siz hiç, bir başkasının yalanlarına inanıp kendi hayatınızı ertelediniz mi? Peki, pişmanlıkla başa çıkmayı nasıl öğrendiniz? Lütfen, benim hikâyemi okuduktan sonra düşüncelerinizi paylaşın…