Geri Dönüş: Bir Yalnızlığın Hikayesi
“Buraya kadar geldin, şimdi geri mi döneceksin, Cem?” diye kendi kendime fısıldadım, apartmanın soğuk merdivenlerinde. Ellerim titriyordu, avuçlarımda ter birikmişti. Kapının önünde durdum, içimden bir ses ‘kaç’ diye bağırıyordu, ama başka bir ses, daha derinden, ‘kal’ diyordu. Zeynep’in kapısının önünde, yıllar sonra ilk kez bir kadının evine misafir olacaktım. Oysa kendime bir daha asla demiştim: Asla bir aile kurmayacaksın, asla bir kadına güvenmeyeceksin, asla bir çocuğun gözlerine bakıp umutlanmayacaksın.
Ama hayat, asla dediğin şeyleri burnunun ucuna koyar ya, işte öyle bir gündü. Zeynep’le tanışmam tesadüf değildi belki de. Kütüphanede, kitapların arasında kaybolmuşken, raftan aynı kitabı uzanıp almaya çalıştık. O an, göz göze geldik. Gözlerinde bir hüzün vardı, benimkine benzeyen. “Buyurun, siz alın,” dedim. Hafifçe gülümsedi. “Siz önce gördünüz, sizin hakkınız,” dedi. O an, içimde bir şeylerin değiştiğini hissettim. Ama geçmişim, her zaman olduğu gibi, gölgeler gibi peşimdeydi.
Boşanmanın üzerinden beş yıl geçmişti. Esra, oğlumuz Arda’yı alıp Ankara’ya taşınmıştı. O günden beri Arda’yı sadece bayramlarda, o da birkaç saatliğine görebiliyordum. Esra, bana karşı öfkesini hiç gizlemedi. “Senin yüzünden oğlumuz mutsuz,” derdi telefonda. Oysa ben sadece çalışıyordum, evimizi geçindirmek için. Ama ne yapsam, yetmemişti. Bir gün, eve geldiğimde, eşyaların yarısı yoktu. Arda’nın oyuncakları, Esra’nın kıyafetleri, mutfaktaki fincanlar… Hepsi gitmişti. Sadece bir not bırakmıştı: “Artık dayanamıyorum.”
O günden sonra, hayatımda bir boşluk oluştu. İşe gidip gelmek, akşamları yalnız yemek yemek, televizyonun karşısında uyuyakalmak… Alıştım sandım, ama alışmak başka, kabullenmek başka. Annem arardı bazen, “Oğlum, bir kadın bul, yeniden başla,” derdi. “Anne, ben bittim,” derdim. “İnsan bir kere biter mi oğlum?” diye kızardı. Ama ben bitmiştim işte. Kalbim, bir daha kimseye açılmayacak kadar yorgundu.
Zeynep’le tanıştıktan sonra, içimde bir kıpırtı başladı. Onunla kahve içmek, kitaplardan konuşmak, eski Türk filmlerini izlemek… Sanki yeniden nefes alıyordum. Ama her güzel anın sonunda, içimde bir korku beliriyordu. Ya yine kaybedersem? Ya yine yalnız kalırsam? Bir akşam, Zeynep bana sordu: “Neden hep kaçıyorsun, Cem?” Bir an sustum. “Korkuyorum,” dedim. “Neden?” “Yeniden sevmekten, yeniden kaybetmekten…”
O gece, eve dönerken yağmur yağıyordu. Sokağın köşesinde bir baba, küçük kızının elini tutmuş, hızlı hızlı yürüyordu. O an, Arda’yı düşündüm. Onun elini en son ne zaman tutmuştum? Gözlerim doldu. Eve geldiğimde, eski fotoğraflara baktım. Arda, üç yaşında, bana sarılmış. Esra, gülümseyerek bize bakıyor. O an, her şeyin nasıl da bir anda değişebileceğini düşündüm. Mutluluk, pamuk ipliğine bağlıymış meğer.
Zeynep’le ilişkimiz ilerledikçe, geçmişimle yüzleşmek zorunda kaldım. Bir gün, Zeynep bana, “Benim de bir oğlum var,” dedi. Şaşırdım. “Nerede?” dedim. “Babasında. Boşandık. Oğlum Can, haftada bir gün bende kalıyor.” O an, içimde bir şeyler kırıldı. Sanki kader, bana bir oyun oynuyordu. “Sen de mi?” dedim. “Evet,” dedi, gözleri dolarak. “Ben de yalnızım, Cem.” O an, aramızda görünmez bir bağ oluştu. İkimiz de yaralıydık, ikimiz de yalnızdık.
Ama ailelerimiz, bu ilişkiye sıcak bakmadı. Annem, “Boşanmış bir kadınla ne işin var?” dedi. “Sen de boşandın anne!” diye bağırdım. “O başka, kadın kısmı dul olunca laf olur,” dedi. Babam, “Oğlum, çocuklu kadınla evlenilmez,” dedi. “Ben de çocuğumu göremiyorum baba!” dedim. “O başka, erkek adamın çocuğu olur,” dedi. O an, içimde bir öfke kabardı. Neden kadınlar hep suçlanırdı? Neden erkeklerin hataları affedilirdi de, kadınlarınki affedilmezdi?
Zeynep’in ailesi de farklı değildi. Annesi, “Cem’in çocuğu varmış, eski karısı hâlâ arıyormuş,” diye söylendi. Babası, “Kızım, bir daha düşün,” dedi. Zeynep, bana sarıldı. “Biz ne yapacağız Cem?” dedi. “Bilmiyorum,” dedim. “Ama seni bırakmak istemiyorum.”
Bir gün, Arda’yı görmek için Ankara’ya gittim. Esra, kapıyı açtı. “Ne istiyorsun?” dedi. “Oğlumu görmek,” dedim. “Oğlun mu? Senin oğlun mu kaldı?” dedi. O an, içimde bir şeyler koptu. Arda, kapının arkasından bana bakıyordu. “Baba?” dedi. Gözlerim doldu. “Gel oğlum,” dedim. Ama Esra izin vermedi. “Seninle gelmeyecek,” dedi. Arda, bana bakarak ağladı. O an, hayatımda ilk kez, gerçekten çaresiz hissettim.
İstanbul’a döndüğümde, Zeynep’in kapısını çaldım. “Sana ihtiyacım var,” dedim. O da bana sarıldı. “Ben de yalnızım,” dedi. O gece, birlikte ağladık. İki yalnız insan, birbirine tutunmaya çalışıyordu. Ama geçmişimiz, peşimizi bırakmıyordu.
Bir akşam, Zeynep’in oğlu Can, bana “Sen benim babam olur musun?” dedi. Şaşırdım. “Senin baban var, Can,” dedim. “Ama o benimle oynamıyor,” dedi. O an, Arda’yı düşündüm. Ona da bir yabancı gibi olmuştum. Zeynep, gözlerimin içine baktı. “Korkma Cem, birlikte iyileşebiliriz,” dedi. Ama ben korkuyordum. Ya yine kaybedersem? Ya yine yalnız kalırsam?
Bir gün, annem aradı. “Oğlum, mutlu musun?” dedi. Sustum. “Bilmiyorum anne,” dedim. “Mutluluk nedir ki?” Annem, “Mutluluk, birinin elini tutmak, birlikte ağlamak, birlikte gülmektir,” dedi. O an, Zeynep’i düşündüm. Onunla ağlamış, onunla gülmüştüm. Belki de mutluluk, geçmişi unutmak değil, onunla yaşamayı öğrenmekti.
Şimdi, Zeynep’in kapısının önünde, ellerim titreyerek bekliyorum. Kapı açılıyor. Zeynep, gülümsüyor. “Hoş geldin Cem,” diyor. İçeri giriyorum. Can, bana sarılıyor. “Hoş geldin baba,” diyor. Gözlerim doluyor. Belki de, hayat yeniden başlamak için bir fırsat veriyordur. Belki de, asla dediğimiz şeyler, en çok ihtiyacımız olanlardır.
Sizce, geçmişin yaralarını sarmak mümkün mü? Yoksa bazı acılar, ömür boyu bizimle mi kalır?