Kayınvalidemin Hastalık Oyunu: Sabır ve Sevgi Arasında Sıkışmış Bir Hayat
“Ayşe! Ayşe kızım, kalk! Nefes alamıyorum, ölüyorum galiba!”
Sabahın köründe, daha gözümü açamadan kayınvalidemin yatak odasından gelen bu çığlıkla irkildim. O an, içimde bir şeylerin kırıldığını hissettim. Eşim Murat, hemen fırladı yataktan, ben de peşinden. Kayınvalidem Hatice Hanım, ellerini göğsüne bastırmış, yüzü bembeyaz, nefes nefese yatakta yatıyordu. Murat, “Anne, neyin var? Ambulans çağıralım mı?” diye panikledi. Ben ise, bir yandan endişeleniyor, bir yandan da içimde bir huzursuzluk büyüyordu. Çünkü bu, ilk değildi.
Hatice Hanım, iki yıl önce eşini kaybettikten sonra yalnız kalmıştı. Murat’ın tek çocuğu olması, onu bize daha da bağımlı hale getirmişti. Başlarda, ona destek olmak, yalnızlığını paylaşmak istedim. Ama zamanla, her hafta yeni bir hastalık, yeni bir kriz çıkmaya başladı. Bir gün tansiyonu fırlıyordu, bir gün kalbi sıkışıyordu. Doktorlar, “Her şey normal, psikolojik olabilir,” dedikçe Murat daha çok endişeleniyor, ben ise daha çok şüpheleniyordum.
O sabah da, yine hastaneye koşturduk. Acil serviste saatlerce bekledik. Tahliller, EKG, doktor muayenesi… Sonuç: Her şey normal. Doktor, “Hanımefendi biraz stresli görünüyor, psikolojik destek alması iyi olur,” dedi. Murat, annesinin elini tutup, “Anne, bak doktorlar bir şeyin yok diyor,” diye teselli etmeye çalıştı. Hatice Hanım ise, gözleri dolu dolu, “Siz bana inanmıyorsunuz, ben ölüyorum, kimse umursamıyor,” dedi. O an, Murat’ın gözlerinde suçluluk gördüm. Bana döndü, “Ayşe, anneme daha iyi bakmamız lazım,” dedi. İçimden bir şeyler koptu. Ben zaten bütün günümü ona ayırıyor, yemeklerini yapıyor, ilaçlarını veriyor, sohbet ediyordum. Ama ne yapsam, yetmiyordu.
O günün akşamı, Murat’la ilk büyük tartışmamızı yaşadık. “Ayşe, annem yalnız hissediyor, biraz daha anlayışlı olamaz mısın?” dedi. “Murat, ben elimden geleni yapıyorum ama bu hastalıklar gerçek değil. Doktorlar da söylüyor. Belki psikolojik destek almalı,” dedim. Murat, “Sen annemi suçluyorsun! O hasta, sen anlamıyorsun!” diye bağırdı. O an, gözlerim doldu. “Ben de insanım Murat, ben de yoruluyorum. Her gün aynı kriz, aynı endişe… Benim de sabrım var!” dedim. O gece, ilk defa ayrı odalarda yattık.
Ertesi gün, Hatice Hanım daha da dramatik bir şekilde davranmaya başladı. Yemek yemiyor, sürekli ağlıyor, “Benim kimsem yok, oğlum da karısına uydu, beni istemiyorlar,” diye söyleniyordu. Komşulara bile, “Ayşe bana kötü davranıyor, oğlum da beni sevmiyor,” demeye başlamıştı. Bir gün, marketten dönerken apartmanın girişinde komşu Şengül Abla beni durdurdu. “Ayşe, Hatice Hanım iyi mi? Çok üzgün gördüm, seninle arası bozuk mu?” dedi. O an, utançtan yerin dibine girdim. “Yok abla, biraz morali bozuk, alışmaya çalışıyor,” dedim ama içimden ağlamak geldi.
Bir akşam, Murat işten geç geldi. Yorgun ve gergindi. “Ayşe, annem bugün yine kriz geçirmiş. Komşular aramış, ben yokken ne yapıyorsun?” dedi. “Murat, ben bütün gün evdeydim, hiçbir şey olmadı. Sen gelince birden fenalaşıyor,” dedim. Murat, “Sen annemi kıskanıyor musun?” diye sordu. O an, içimdeki öfke patladı. “Ben kimseyi kıskanmıyorum! Sadece, bu oyunlara daha fazla dayanamıyorum!” dedim. Murat, “Oyun mu? Annem hasta!” diye bağırdı. O gece, Hatice Hanım odasında ağlarken, ben mutfakta sessizce ağladım. Kendi evimde yabancı gibi hissetmeye başlamıştım.
Bir gün, Hatice Hanım’ın eski bir arkadaşı, Emine Teyze, ziyarete geldi. Otururken, Hatice Hanım yine nefes darlığı numarası yaptı. Emine Teyze, “Hatice, bak kızcağız perişan oldu, oğlun da üzülüyor. Senin sağlığın yerinde, biraz toparlan. Allah kimseyi evladına yük etmesin,” dedi. O an, Hatice Hanım’ın yüzünde bir anlık bir utanç gördüm. Ama hemen ardından, “Kimse beni anlamıyor, ben yalnızım,” dedi. Emine Teyze bana döndü, “Ayşe, sabret kızım. Kayınvalideyle yaşamak zordur ama Allah sabrını verir,” dedi. O an, gözlerim doldu. Benim sabrım tükeniyordu.
Bir gece, Murat’la tekrar tartıştık. “Ayşe, annemi huzurevine mi göndermek istiyorsun?” dedi. “Hayır, sadece biraz yardım almasını istiyorum. Belki psikologla konuşsa, kendini daha iyi hisseder,” dedim. Murat, “Sen annemi istemiyorsun, bunu biliyorum,” dedi. O an, içimdeki bütün umutlar söndü. “Ben sadece ailemizin huzurunu istiyorum. Seninle mutlu olmak istiyorum ama bu şekilde olmuyor,” dedim. Murat, sessizce odadan çıktı. O gece, sabaha kadar uyuyamadım. Kendi kendime, “Ben nerede yanlış yaptım?” diye sordum.
Bir sabah, Hatice Hanım yine kriz geçirdiğini söyledi. Bu kez, ambulans çağırmadım. Sakin bir şekilde yanına oturdum. “Anne, bak, seni çok seviyoruz. Ama bu şekilde devam edemeyiz. Senin de mutlu olmanı istiyoruz. Belki bir uzmandan yardım alsak, birlikte daha iyi oluruz,” dedim. Hatice Hanım, önce ağladı, sonra bana sarıldı. “Ben de yalnızım Ayşe, korkuyorum. Oğlumun başka bir kadını sevmesine dayanamıyorum,” dedi. O an, her şeyin sebebini anladım. Kocası öldükten sonra, Murat onun tek dayanağı olmuştu. Ben ise, onun gözünde bir rakip, oğlunu elinden alan bir yabancıydım.
O günden sonra, Murat’la birlikte bir aile terapistine gitmeye karar verdik. Hatice Hanım da, önce istemese de, sonunda kabul etti. Terapist, “Kayınvalideniz sevgiye ve ilgiye aç. Ama bu ilgiyi sağlıksız bir şekilde talep ediyor. Sınırlarınızı koruyarak, ona destek olabilirsiniz,” dedi. Zamanla, Hatice Hanım’ın krizleri azaldı. Ben de, ona karşı daha anlayışlı olmaya çalıştım. Murat’la aramızdaki gerginlik azaldı. Ama hiçbir şey eskisi gibi olmadı. İçimde, hep bir kırıklık kaldı.
Şimdi, her sabah uyandığımda, içimde bir huzur ve bir hüzün var. Aile olmak, bazen sabır, bazen fedakarlık, bazen de kendinden vazgeçmek demekmiş. Ama en çok da, kendini kaybetmeden sevmekmiş. Peki siz olsanız, kendi huzurunuzdan vazgeçip aileniz için ne kadar ileri gidebilirdiniz? Yoksa, bir yerde “Artık yeter!” der miydiniz?