Bir Sabahın Sessizliğinde: Çöp Kutusunda Başlayan Hayatımın En Zor Günü
“Ne yapıyorsun Elif? O kutuya bakma, geç kalacaksın!” Annemin sesi, apartman boşluğunda yankılandı. Ama ben çoktan eğilmiş, çöp kutusunun kenarındaki eski battaniyeye sarılı minik bedeni görmüştüm. Kalbim deli gibi atıyordu. O an, zaman durdu sanki. Gözlerim doldu, ellerim titredi. Bir bebek… Çöp kutusunun yanında, sabahın köründe, soğukta…
“Anne! Burada bir bebek var!” diye bağırdım. Annem hızla yanıma koştu. Yüzü bembeyaz oldu. “Aman Allah’ım… Elif, hemen polisi ara!” dedi. Ama ben çoktan kucağıma almıştım o minik kızı. Sıcacık nefesiyle ellerimi ısıttı. O an içimde bir şeyler koptu. Kendi çocukluğum geldi aklıma; annemin bana sarıldığı, bana ninni söylediği geceler…
Polisler geldi, apartmanımızın önünde kalabalık toplandı. Herkes konuşuyor, fısıldaşıyordu. “Kim bırakır ki bir bebeği çöpe?” dedi komşumuz Ayşe Teyze. “İnsanlık ölmüş vallahi!” dedi bir diğeri. Ama kimse o bebeğin gözlerinin içine bakmadı benim gibi. O an karar verdim: Bu çocuğu bırakmayacaktım.
O gün hayatım değişti. Polisler bebeği hastaneye götürdü, ben de peşlerinden ayrılmadım. Annem sürekli arkamdan bağırıyordu: “Elif, başımıza iş alacaksın! Bizim halimiz ortada! Babana ne diyeceğiz?” Babam akşam eve geldiğinde olanları duyunca öfkeyle bağırdı: “Biz kendi geçimimizi zor sağlıyoruz! Sen şimdi bir de başımıza çocuk mu çıkaracaksın?”
Ama içimdeki ses susmuyordu. O gece uyuyamadım. Yastığım gözyaşlarımla ıslandı. Sabah hastaneye gittim. Hemşireler bana acıyarak baktı. “Kızım, senin yaşında biri bu kadar dertlenir mi?” dedi biri. Ama ben dertleniyordum işte! O bebeğin adını sordum; “Buluntu” dediler. Kimliği yoktu, geçmişi yoktu… Sadece ben vardım yanında.
Günler geçti, ben her gün hastaneye gittim. Annemle babamla aram açıldı. Babam konuşmaz oldu, annem ise her fırsatta sitem etti: “Kendi çocuğun gibi sahip çıkıyorsun ama bizim halimiz ne olacak?”
Bir gün hastanede sosyal hizmetlerden bir kadın geldi yanıma. Adı Sevim Hanım’dı. “Elif, bu kadar bağlanman iyi değil,” dedi yumuşak bir sesle. “Bu çocuğun devlet korumasına alınması lazım.” Gözlerim doldu yine. “Ama kimse ona benim baktığım gibi bakmaz ki…” dedim hıçkırarak.
O akşam eve dönerken apartmanın önünde komşular toplandı yine. Herkesin dilinde aynı soru: “Kim bırakır ki bir bebeği çöpe?” Ama kimse kendi hayatına bakmıyordu; herkes başkasının günahını konuşuyordu.
Bir gece annem odama geldi, sessizce yanıma oturdu. “Kızım,” dedi, “Senin kalbin çok büyük ama bu dünya öyle değil.” Ağladım annemin omzunda. “Anne, o bebek benim gibi olmasın istiyorum… Ben de yalnız büyüdüm ya… Babam hep işteydi, sen de yorgundun… O minicik kız hiç kimsesiz kalmasın…”
Ertesi gün Sevim Hanım’la konuştum tekrar. “Onu evimize alabilir miyiz?” dedim umutla. “Elif, sen daha üniversite öğrencisisin… Ailenin durumu ortada… Devlet prosedürleri var…” dedi üzgünce.
Ama pes etmedim. Sosyal medyada yazdım olanları; insanlar destek oldu, bazıları ise eleştirdi: “Senin işin mi bu? Kendi hayatına bak!” dediler. Ama ben o bebeğin gözlerini unutamıyordum.
Bir gün hastanede o minik kızın yanına gittim yine. Elini tuttum, bana gülümsedi sanki… O an karar verdim: Ne olursa olsun onun yanında olacaktım.
Babamla büyük bir kavga ettik o akşam. “Senin yüzünden mahallede adımız çıkacak!” diye bağırdı. Ben de ilk defa ona karşı geldim: “Baba, insanlık adla değil vicdanla ölçülür!” dedim.
Günler geçti, sonunda o bebek koruyucu aileye verildi. Ama ben her hafta ziyaret ettim onu; ona oyuncaklar götürdüm, masallar anlattım.
Aylar sonra bir gün annem yanıma geldi ve elimi tuttu: “Kızım,” dedi gözleri dolu dolu, “Seninle gurur duyuyorum.” O an anladım ki bazen tek bir insanın sevgisi bile dünyayı değiştirebilir.
Şimdi bazen düşünüyorum: Eğer o sabah çöp kutusunun yanından geçip gitseydim, vicdanım rahat eder miydi? Siz olsaydınız ne yapardınız? İnsan bazen kendi ailesiyle savaşırken bile doğru bildiğinden vazgeçmemeli mi?