Aile Suskunluğu: Suçluluk, Bağışlama ve Yalnızlık Üzerine Bir Hikâye

“Hemşire Hanım, oğlum gelecek mi gerçekten?” diye sordu gözleri dolu dolu, elleri titreyen yaşlı adam. Adı Mehmet’ti. O an, hastane koridorunda zaman durdu sanki. Bir anlığına kendi babamı düşündüm; yıllardır konuşmadığımız, aramıza gururun ve kırgınlığın girdiği o adamı. Mehmet Amca’nın gözlerindeki umudu gördükçe, içimde bir şeyler kırılıyordu.

Sabahın erken saatleriydi, nöbetim yeni başlamıştı. Rehabilitasyon servisinde her gün onlarca hasta ile ilgileniyordum ama Mehmet Amca’nın hikâyesi başka bir yere dokunuyordu. İki ay önce felç geçirmiş, konuşması ve hareketleri yavaşlamıştı. Ama en çok canını yakan, bedenindeki değil, ruhundaki yaralardı. Her gün, “Oğlum aradı mı? Bugün gelir mi?” diye sorardı. Ben de her seferinde, “Belki bugün gelir, Mehmet Amca,” derdim. Ama o gün, taburcu olacaktı ve kimse gelmemişti.

Başhemşire Ayşe Hanım yanıma yaklaştı, “Ailesine tekrar ulaşmaya çalıştık, ama telefona çıkan yok. Sosyal hizmetleri arayalım mı?” dedi. İçimden bir ses, ‘Belki bir sebebi vardır, belki bir yanlış anlaşılma…’ diye fısıldadı. Ama gerçekler, Mehmet Amca’nın yatağında tek başına oturması kadar çıplaktı.

Odaya girdim, Mehmet Amca pencereye bakıyordu. “Biliyor musun kızım, ben oğluma çok kırıldım. Ama en çok kendime… Onu anlamadım, dinlemedim. Şimdi de o beni duymuyor.” Sesi çatallıydı. “Bazen insan en çok sevdiklerine en büyük kötülüğü yapıyor.”

Kendi babamı düşündüm yine. Annem öldükten sonra aramızda bir duvar örülmüştü. O, acısını içine gömmüş, ben ise üniversiteye gidip kendi hayatımı kurmuştum. Yıllardır aramadım, o da beni aramadı. Mehmet Amca’nın hikâyesiyle kendi hikâyem iç içe geçmişti.

O gün, Mehmet Amca’nın oğluna ulaşmak için son bir kez daha denedim. Telefonu açan genç bir erkek sesi, “Benim babam yok artık. O bizim için öldü,” dedi ve kapattı. Elim titredi. Mehmet Amca’ya ne diyeceğimi bilemedim. Odaya döndüğümde, gözleriyle bana sordu: “Gelecek mi?”

Bir an sustum. Sonra, “Bugün gelemeyecekmiş, Mehmet Amca. Ama ben buradayım,” dedim. Gözlerinden bir damla yaş süzüldü. “Kızım, insan bazen affedemiyor. Ne kendini, ne de başkasını. Ama yalnızlık, affedememekten daha ağır geliyor insana.”

O gece, nöbetim bittiğinde eve gitmedim. Hastanenin bahçesinde oturdum, telefonumu elime aldım. Babamın numarasını çevirdim. Uzun bir sessizlikten sonra, “Alo?” dedi yaşlı bir ses. “Baba, ben Zeynep. Nasılsın?” dedim. Bir anlık sessizlik, sonra hıçkırıklar… “Kızım, iyi misin?”

Mehmet Amca ertesi gün huzurevine yerleştirildi. Onu uğurlarken, elimi tuttu. “Kızım, bazen bir yabancı, en yakınından daha yakın olabiliyor insana. Sen bana iyi geldin. Sakın sevdiklerinden vazgeçme.”

O günden sonra, babamla aramızdaki duvar yavaş yavaş yıkıldı. Her hafta aramaya başladım. Bazen sadece sustuk, bazen eski günleri konuştuk. Ama en önemlisi, affetmenin ne kadar zor ama ne kadar gerekli olduğunu anladım.

Şimdi, hastanede her yeni hasta geldiğinde, onların hikâyesini dinlerken, kendi içimde de bir yolculuğa çıkıyorum. Herkesin bir hikâyesi, bir kırgınlığı, bir pişmanlığı var. Ama en çok da, herkesin affedilmeye ve sevilmeye ihtiyacı var.

Siz hiç, affedemediğiniz biriyle yıllar sonra konuşmayı denediniz mi? Yalnızlık mı daha ağır, yoksa affedememek mi?