Sevgiye Uzanamayan Eller: Bir Ailenin Gölgesinde Yaşamak
“Yine mi sen, Elif? Yine mi bir şeyleri yanlış yaptın?” Annemin sesi, mutfağın soğuk fayanslarında yankılandı. Elimdeki tabak yere düşüp paramparça olmuştu. O an, sanki bütün çocukluğumun özeti gibiydi: Ne zaman bir şey yapsam, mutlaka yanlış olurdu. Annem, yüzünde o tanıdık hayal kırıklığıyla bana bakarken, ablam Zeynep’in gözlerinde küçümseyici bir bakış gördüm. Babam ise gazetesinin arkasına saklanmış, sanki evde olup biten hiçbir şey umurunda değilmiş gibi davranıyordu. O an, içimde bir kez daha o tanıdık boşluk büyüdü.
Küçüklüğümden beri hep Zeynep’le kıyaslandım. O, okulda başarılı, sosyal, güzel ve annemin deyimiyle “akıllı kız”dı. Ben ise sessiz, içine kapanık, kitaplara sığınan bir çocuktum. Annem, “Zeynep gibi ol biraz, bak o nasıl da insanlarla güzel geçiniyor,” derdi. Babam ise, “Seninle konuşmak ne zor Elif, biraz açıl artık,” diye söylenirdi. Oysa ben sadece kendi halimde, kimseye yük olmadan yaşamak istiyordum. Ama bu evde, yük olmadan yaşamak bile suçtu sanki.
Bir gün, ortaokulda bir resim yarışmasında birinci olmuştum. Eve koşarak geldim, elimde ödülümle. Annem mutfakta yemek yapıyordu. “Anne, bak, birinci oldum!” dedim heyecanla. Annem dönüp şöyle dedi: “Zeynep geçen yıl matematik olimpiyatında birinci olmuştu, hatırlıyor musun? Senin resimlerinle ne olacak ki?” O an, içimdeki sevinç bir anda sönüp gitti. Babam ise, “Aferin kızım,” deyip yine gazetesine gömüldü. O gün anladım ki, ne yaparsam yapayım, onların gözünde Zeynep’in gölgesinde kalacaktım.
Liseye geçtiğimde, içimdeki yalnızlık daha da büyüdü. Arkadaşlarım vardı ama onlara kendimi açamıyordum. Herkes ailesinden bahsederken, ben susuyordum. Bir gün, en yakın arkadaşım Derya, “Senin annenle aran nasıl?” diye sordu. Yutkundum. “İyi,” dedim kısaca. Oysa annemle aramda bir uçurum vardı. O uçurumun öteki tarafında Zeynep vardı, annem vardı, babam vardı; ben ise hep yalnızdım.
Bir akşam, ailece sofradaydık. Zeynep, üniversiteyi kazanmıştı, İstanbul’a gidecekti. Annem gözleri dolu dolu, “Kızım, seninle gurur duyuyorum,” dedi. Babam, “Aferin sana, bizim yüz akımızsın,” diye ekledi. Ben ise sessizce yemeğimi karıştırıyordum. Annem birden bana döndü: “Elif, sen ne yapacaksın? Senin bir planın var mı?” O an, boğazımda bir yumru oluştu. “Ben de edebiyat okumak istiyorum,” dedim kısık bir sesle. Annem kaşlarını çattı: “Edebiyat mı? Onunla ne yapacaksın? Bak Zeynep gibi bir meslek seç, hayatını kurtar.” Babam ise, “Senin işin zor Elif, bu kafayla nereye varacaksın?” dedi. O sofrada, bir kez daha kendimi fazlalık hissettim.
Üniversiteye başladığımda, ailemden uzaklaşmak istedim ama maddi olarak onlara bağımlıydım. İstanbul’da bir yurtta kalmaya başladım. İlk defa kendi başıma nefes aldığımı hissettim. Ama içimdeki o boşluk, o sevgisizlik duygusu peşimi bırakmadı. Yurttaki arkadaşlarım ailelerinden gelen telefonlarla gülüp eğlenirken, ben annemin aramalarında hep hesap vermek zorunda kalıyordum. “Ne yapıyorsun, kiminlesin, derslerin nasıl?” Hep sorgu, hep eleştiri. Bir gün, yurtta odamda ağlarken, Derya mesaj attı: “Nasılsın?” Cevap veremedim. Çünkü iyi değildim.
Bir gün, üniversitede bir etkinlikte Mehmet’le tanıştım. Mehmet, güler yüzlü, anlayışlı biriydi. Bana ilk defa değerli olduğumu hissettirdi. Birlikte vakit geçirdikçe, içimde bir umut filizlendi. Belki de sevilmek mümkündü. Ama ailemden bahsetmeye çekiniyordum. Mehmet, “Aileni tanımak isterim,” dediğinde, içimden bir şeyler koptu. “Onlar beni sevmez,” dedim. Mehmet şaşırdı: “Nasıl yani? Her aile çocuğunu sever.” Gülümsedim acı acı: “Benimkiler farklı.”
Mehmet’le ilişkimiz ilerledikçe, ailemle aram daha da açıldı. Annem, “O çocuk sana göre değil,” dedi. Babam, “Önce okulunu bitir, sonra bakarız,” diye kestirip attı. Zeynep ise, “Senin gibi içine kapanık biriyle kim mutlu olur ki?” dedi. O an, içimdeki bütün umutlar bir bir yıkıldı. Mehmet’e, “Belki de ben sevilmeye layık değilim,” dedim. Mehmet, “Bunu bir daha söyleme. Sen çok değerlisin,” dedi. Ama ben ona inanamadım. Çünkü çocukluğumdan beri bana hep bunun aksini söylediler.
Mezun olduktan sonra iş bulmakta zorlandım. Annem, “Bak Zeynep ne güzel bir şirkette çalışıyor, sen hâlâ işsizsin,” diye söyleniyordu. Babam, “Senin yüzünden başımız eğik,” dedi. Oysa ben elimden geleni yapıyordum. Bir gün, iş görüşmesinden dönerken yağmurda ıslanmıştım. Eve geldiğimde annem kapıyı açtı, yüzüme bile bakmadı. “Yine mi işsiz geldin?” dedi. O an, içimdeki bütün direnç kırıldı. Odamda saatlerce ağladım. Zeynep ise, “Hayat senin için zor olacak Elif, kabullen artık,” dedi. O an, kendimi tamamen yalnız hissettim.
Yıllar geçti. Zeynep evlendi, çocuk sahibi oldu. Annem ve babam bütün ilgilerini ona ve torunlarına verdiler. Ben ise hâlâ yalnızdım. Bir gün, annem hastalandı. Hastanede başında ben vardım. Zeynep işlerinden dolayı gelememişti. Annem, gözleri dolu dolu bana baktı: “Sen hep sessizdin Elif, seni anlamak zordu,” dedi. O an, içimde bir şeyler koptu. “Ben sadece sevilmek istedim anne,” dedim. Annem sustu. O an, yıllardır beklediğim o sevgi sözcükleri yine gelmedi.
Şimdi, otuz yaşındayım. Hâlâ yalnızım. Ailemle aramda hâlâ mesafeler var. Zeynep’in hayatı yolunda, ben ise hâlâ kendi değerimi arıyorum. Bazen aynaya bakıp kendime soruyorum: Hiç sevilmemiş biri, sevmeyi öğrenebilir mi? Yoksa sevgi, sadece şanslı olanların mı hakkı? Sizce, hiç sevilmemiş biri, gerçekten sevebilir mi?