Dönüş Yolunda: Bir Tezkiye ve Bir Anne Kalbinin Hikayesi

“Yine mi geç kaldın, Oğuz?” Annemin sesi, kapının hemen ardında, yılların birikmiş sitemiyle yankılandı. Elimde ağır valizlerle eşiği geçerken, içimdeki yorgunluk bir anda utanca dönüştü. Fransa’dan köyümüze, Karadeniz’in o küçük kasabasına dönerken yolun yorgunluğunu değil, annemin bakışlarındaki kırgınlığı taşıyordum asıl.

O an, çocukluğumdan beri ilk defa eve dönüyormuşum gibi hissettim. Annem, başında eski yazmasıyla kapının önünde dikiliyordu. Gözleri dolu dolu, ama ağlamamak için kendini zor tutuyordu. “Hoş geldin oğlum,” dedi, sesi titrek. Sarıldık; ama o sarılışta ne Fransa’nın soğuğu ne de yolun yorgunluğu vardı. Sadece yılların biriktirdiği özlem ve kırgınlık vardı.

Kardeşim Zeynep ve onun küçük kızı Elif hemen yanıma koştular. Elif’in elleriyle yüzümü tutup “Dayı hoş geldin!” demesiyle bir anlığına her şey normale döndü sandım. Ama annemin bakışları hâlâ üzerimdeydi. Babam ise mutfakta sessizce çay dolduruyordu; onunla aramızda yıllardır konuşulmayan bir mesafe vardı.

Fransa’da geçen on yıl boyunca ailemle arama mesafeler girmişti. Her bayramda telefonda konuşurken annem hep “Ne zaman döneceksin oğlum?” diye sorardı. Ben ise “Biraz daha çalışmam lazım anne,” derdim. Ama aslında kaçıyordum; hem yoksulluktan hem de ailemin beni anlamamasından.

O akşam sofrada herkes suskundu. Annem bir ara dayanamayıp sordu: “Oralarda mutlu musun Oğuz?” Cevap veremedim. Mutlu muyum? Paris’in kalabalığında, yabancı bir dilde, yalnız başıma yaşarken mi? Yoksa burada, çocukluğumun geçtiği bu evde, ama yine de kendimi yabancı hissederken mi?

Babam çayını karıştırırken başını kaldırmadan konuştu: “Orada ne buldun ki burada bulamadın?” Sesi sertti ama gözlerinde kırılmış bir adamın hüznü vardı. “Baba…” dedim, kelimeler boğazımda düğümlendi. “Ben sadece… kendimi bulmak istedim.”

Zeynep araya girdi: “Oğuz abi, annem seni çok özledi. Sen gidince evde hep bir eksiklik oldu.” Annem gözlerini kaçırdı, elleriyle masanın kenarını sıktı. “Ben de sizi çok özledim,” dedim ama sesim inandırıcı gelmedi bana bile.

O gece odama çekildiğimde eski defterlerimi karıştırdım. Lise yıllarında yazdığım şiirler, annemin bana ördüğü kazak… Her şey yerli yerindeydi ama ben artık o çocuk değildim. Fransa’da öğrendiğim tek şey yalnızlık olmuştu belki de.

Sabah erkenden kalkıp köyün içine yürüdüm. Herkes bana yabancıymış gibi bakıyordu; sanki artık bu köyün bir parçası değildim. Eski arkadaşım Murat’la karşılaştım. “Oğuz, Paris’te hayat nasıl?” diye sordu. Gülümsedim: “Buradaki gibi değil Murat… Orada kimse kimseyi tanımaz.”

Köy kahvesinde otururken yaşlılar bana bakıp fısıldaşıyorlardı: “Gurbetçi Oğuz gelmiş.” O an anladım ki, ne Fransa’da ne de burada tam anlamıyla ait hissedebiliyordum kendimi.

Akşam eve döndüğümde annem mutfakta ağlıyordu. Yanına gittim, elini tuttum. “Anne, affet beni,” dedim. “Seni yalnız bıraktım.” Annem başını kaldırdı, gözleri kıpkırmızıydı: “Senin mutlu olmanı istedim oğlum… Ama ben de sensiz çok yalnız kaldım.”

İçimdeki suçluluk büyüdü. Babam odaya girdi, sessizce oturdu. Bir süre üçümüz sustuk. Sonra babam konuştu: “Oğuz, biz sana kızmadık hiç… Sadece seni özledik.”

O gece ailemle uzun uzun konuştuk; geçmişteki kırgınlıklarımızı, hayallerimizi ve korkularımızı paylaştık. Annem bana sarılırken “Yeter ki sen iyi ol oğlum,” dedi.

Şimdi burada, çocukluğumun geçtiği bu evde otururken düşünüyorum: İnsan nereye ait? Doğduğu yere mi, yoksa kendini bulduğu yere mi? Ya da belki de insan en çok affedildiği yere aittir… Sizce insanın gerçek yuvası neresidir?