“Baba, Evi Bırak – Sen Zaten Hayatını Yaşadın”
“Baba, evi bırak – sen zaten hayatını yaşadın!”
Bu cümle, kızım Elif’in dudaklarından döküldüğünde, sanki içimdeki bütün ışıklar bir anda söndü. O an, mutfağın kapısında durmuş, ellerini yumruk yapmış, gözleri öfkeyle parlıyordu. Ben ise, elimdeki çay bardağını masaya bırakırken titrediğimi hissettim. Sanki yıllardır biriktirdiğim bütün anılar, o küçücük cümleyle yerle bir olmuştu. “Elif, ne diyorsun kızım?” dedim, sesim çatallandı. O ise gözlerini kaçırmadan, “Baba, bak, bu ev bana lazım. Sen zaten yalnızsın, annem de yok artık. Benim de bir ailem var, çocuklarım var. Senin burada ne işin var?” dedi. Sonra da arkasını dönüp kapıyı öyle bir çarptı ki, evin duvarları bile sarsıldı.
O günden beri evin içinde yankılanan tek ses, Elif’in o sözleri. Eşim Zeynep’i kaybedeli üç yıl oldu. O gittiğinden beri bu ev, bana mezar gibi geliyor. Her köşesinde onun izi var; mutfakta hâlâ onun sevdiği fincanlar, salonda birlikte izlediğimiz eski Türk filmlerinin DVD’leri, yatak odasında onun kokusu. Elif’in dediği gibi, belki de ben gerçekten hayatımı yaşadım. Ama bu ev, sadece bir taş yığını değil ki… Her duvarında bir hatıra, her köşesinde bir anı var.
Elif’in bana böyle davranmasına anlam veremiyorum. Oysa ben onun için her şeyi yaptım. Üniversiteye gitsin diye gece gündüz çalıştım, annesiyle birlikte ona en iyi hayatı sunmaya çalıştık. Şimdi ise, yaşlandım diye, yalnızım diye, sanki yük olmuşum gibi davranıyor. Oğlum Murat da arada bir arar, “Baba, Elif haklı, senin artık bir huzurevine gitmen lazım. Orada arkadaşların olur, bakılır, rahat edersin,” der. Sanki ben bir eşyayım, bir köşeye kaldırılacak…
Bir akşam, Elif tekrar geldi. Yanında eşi Serkan da vardı. Oturma odasında oturduk, Serkan söze girdi: “Baba, bak, Elif çok üzülüyor. Bizim çocuklar büyüyor, evimiz dar geliyor. Senin bu evde tek başına yaşaman mantıklı değil. Hem senin de sağlığın iyi değil, geçen ay tansiyonun yükseldiğinde kimse yanında yoktu.”
O an, içimde bir öfke kabardı. “Benim sağlığım sizi ilgilendirdiği zaman mı aklınıza geliyor? Yıllarca bu evde sizin için çalıştım, şimdi mi fazlalık oldum?” dedim. Elif’in gözleri doldu, ama yine de geri adım atmadı. “Baba, lütfen anlamaya çalış. Bizim de hayatımız var. Senin için en iyisi bu.”
O gece sabaha kadar uyuyamadım. Zeynep’in fotoğrafına baktım, “Sen olsaydın ne yapardın?” diye sordum. Oysa cevabı biliyordum; Zeynep olsa, çocuklarımıza kıyamazdı, ama beni de böyle yalnız bırakmazdı. Sabah olunca, komşum Ayşe Hanım’a uğradım. O da yalnız yaşıyor, arada bir çay içeriz. Ona anlattım olanları. “Ah Mehmet Abi,” dedi, “bizim nesil hep böyle. Çocuklarımız büyüdü, kendi hayatlarını kurdu, bizi unuttular. Eskiden büyükler baş tacıydı, şimdi ise yük gibi görülüyoruz.”
Ayşe Hanım’ın sözleri içimi daha da burktu. Gerçekten de, mahalledeki yaşlıların çoğu ya huzurevine gitmiş ya da çocuklarının yanında, ama hep bir köşede unutulmuş. Eskiden bayramlarda evimiz dolup taşardı, şimdi ise kapımı çalan yok. Elif’in çocukları bile beni aramaz oldu. Oysa ben dedelerini çok severdim, onlarla vakit geçirmek için can atardım.
Bir gün, Elif tekrar geldi. Bu sefer daha yumuşaktı. “Baba, bak, seni üzmek istemiyorum. Ama bizim de geçimimiz zor. Serkan’ın işi iyi gitmiyor, ben de yarı zamanlı çalışıyorum. Bu evi satsak, sana da güzel bir yer buluruz. Hem paran olur, hem de biz rahat ederiz.”
O an, içimde bir şeyler koptu. “Yani mesele ben değilim, mesele para, öyle mi?” dedim. Elif başını eğdi, gözlerinden yaşlar süzüldü. “Baba, ne olur böyle söyleme. Biz seni seviyoruz. Ama hayat çok zor. Her şey pahalı, çocuklar büyüyor, borçlarımız var…”
O an, Elif’in de ne kadar çaresiz olduğunu anladım. Ama yine de, bu evden vazgeçmek istemiyorum. Çünkü bu ev, benim son sığınağım. Burada Zeynep’in hatırası var, burada çocuklarımın ilk adımları, ilk gülüşleri var. Bu evden çıkarsam, sanki bütün geçmişimi kaybedeceğim.
Bir gece, rüyamda Zeynep’i gördüm. Bana gülümsüyordu, “Mehmet, bırak artık geçmişi. Çocukların da senin gibi mutlu olsun. Onlara kızma, onlar da hayatın yükünü taşıyor,” dedi. Uyandığımda gözlerim yaşlıydı. Belki de Zeynep haklıydı. Ama yine de, içimde bir boşluk, bir kırgınlık var.
Bir hafta sonra, Elif ve Serkan tekrar geldiler. Bu sefer Murat da yanlarındaydı. Hep birlikte oturduk. Murat, “Baba, bak, biz seni seviyoruz. Ama bu evde tek başına yaşaman tehlikeli. Geçen gün komşunun evine hırsız girmiş. Senin de başına bir şey gelirse, vicdan azabı çekeriz. Hem, sana yakın bir yerde küçük bir daire bulduk. Orada daha rahat edersin. Biz de sık sık geliriz,” dedi.
Onlara baktım, gözlerinde hem endişe hem de bıkkınlık vardı. Belki de haklılar. Ama ben bu evden çıkarsam, kimse beni hatırlamayacak gibi geliyor. Sanki ben de bu şehirde bir gölgeye dönüşeceğim.
O gece, uzun uzun düşündüm. Zeynep’in fotoğrafını elime aldım, “Ne yapmalıyım?” diye sordum. Sonra aynaya baktım, saçlarım bembeyaz olmuş, yüzümde derin çizgiler. Belki de gerçekten hayatımı yaşadım. Ama insan, yaşlandıkça daha çok geçmişine tutunuyor. Çünkü geleceği kalmıyor.
Sonunda, çocuklarıma kararımı söyledim. “Bu evden çıkmayacağım. Burası benim yuvam, hatıralarım burada. Siz de kendi yolunuzu çizin. Ben burada, Zeynep’in anılarıyla kalacağım. Ama ne zaman isterseniz, kapım size açık.”
Elif ağladı, Murat sessizce başını salladı. Serkan ise bir şey demedi. O günden sonra, aramızda bir mesafe oluştu. Artık daha az arıyorlar, daha az uğruyorlar. Ama ben, her sabah Zeynep’in fotoğrafına bakıp, “Doğru mu yaptım?” diye soruyorum. Belki de yalnız kalmak, hatıralarla yaşamak, sevdiklerinden uzak olmak kadar acı değildir. Siz olsanız ne yapardınız? Çocuklarınız için geçmişinizi bırakır mıydınız, yoksa anılarınızla mı yaşardınız?