Bir Tabakta Kırılan Hayaller: Aşk, Aile ve Alışkanlıklar Arasında Sıkışmak
“Hayır, ben o tabaktan yiyemem!” diye bağırdım, sesim istemsizce yükseldi. O an, sevgilim Emre’nin annesi Şengül Hanım’ın elindeki büyük, derin tabağa bakıyordum. İçinde karışık bir şekilde pilav, kuru fasulye ve yoğurt vardı. Herkes sırayla aynı kaşığı daldırıp yemeğini alıyordu. Emre bana şaşkın gözlerle baktı, annesi ise hafifçe kaşlarını çattı. O an, çocukluğumdan beri içime işleyen temizlik ve düzen takıntımın, burada ne kadar yabancı olduğunu hissettim.
Benim adım Elif. İstanbul’un kenar mahallelerinden birinde, dört kardeşli bir ailenin en büyük çocuğu olarak büyüdüm. Babam belediyede işçi, annem ise ev hanımıydı. Evimiz küçüktü ama her zaman temizdi. Annem, “Her şeyin bir yeri vardır,” derdi. Herkesin kendi tabağı, kendi bardağı olurdu. Yemekten sonra sırayla bulaşıkları yıkardık; geçen yıl sonunda babam krediyle bir bulaşık makinesi alınca annem sevinçten ağlamıştı.
Emre’yle üniversitede tanıştık. O benden farklıydı; sessiz, içine kapanık ama çok zeki bir çocuktu. Onunla ilk defa ailesinin evine gideceğim gün çok heyecanlıydım. Annem bana “Kızım, dikkatli ol, ilk izlenim önemlidir,” demişti. Saçımı özenle taradım, en güzel elbisemi giydim. Kapıdan içeri girerken ellerim terliyordu.
Emre’nin ailesi beni sıcak karşıladı. Babası Halil Bey, eski bir kamyon şoförüymüş; şimdi emekli. Evleri bizimkinden daha eski ve daha küçüktü ama duvarlarda eski fotoğraflar, danteller ve seccadeler vardı. Sofra kurulduğunda ise hayatımda ilk defa böyle bir şey gördüm: Ortada kocaman bir tabak, herkes sırayla aynı kaptan yiyor. Kendi kaşığını getirip batırıyor, sonra tekrar bırakıyor.
İçimde bir huzursuzluk başladı. Kendi ailemde bile bu kadar yokluk görmemiştim; bizde herkesin tabağı ayrıydı! Annem hep “Hijyen önemli,” derdi. Burada ise hijyenin yerini paylaşmak almıştı sanki. İlk başta sesimi çıkarmadım; Emre gözümün içine bakıyordu, belli ki utanmamı istemiyordu. Ama sıra bana gelince elim titredi, kaşığı tutamadım.
Şengül Hanım hafifçe gülümsedi: “Kızım, çekinme, bizde böyledir.”
O an içimde bir şeyler kırıldı. Sanki çocukluğumdan beri inandığım tüm kurallar yerle bir olmuştu. Yemeği reddedince ortam buz gibi oldu. Emre bana fısıldadı: “Elif, lütfen… Annemi kırma.”
Ama ben kendimi tutamadım: “Ben böyle yiyemem… Alışık değilim.”
Şengül Hanım’ın gözlerinde bir an için kırgınlık gördüm. Sonra başını çevirdi: “Her yiğidin yoğurt yiyişi farklıdır,” dedi ama sesi titriyordu.
O akşam erken ayrıldık evden. Yolda Emre sessizdi. Sonunda dayanamayıp sordum:
“Beni utandırdın Elif… Annem çok üzüldü,” dedi.
Ben de ağlamaya başladım: “Ama ben de kendimi kötü hissettim! Kendi ailemde bile böyle bir şey görmedim!”
O gece sabaha kadar uyuyamadım. Anneme anlattım olanları; o da şaşırdı:
“Kızım, her evin adeti farklıdır ama insan biraz uyum sağlar,” dedi.
Ertesi gün Emre aradı; sesi soğuktu:
“Annem seninle tekrar görüşmek istemiyor,” dedi.
Dünyam başıma yıkıldı. Bir tabak yüzünden mi? O kadar emek verdiğim ilişki, bir tabak pilav yüzünden mi bitecekti? İçimde öfke ve suçluluk birbirine karıştı.
Günlerce düşündüm; acaba ben mi fazla hassastım? Yoksa onlar mı fazla gelenekçiydi? Sonunda Emre’yle buluştuk. Parkta oturduk; gözleri doluydu:
“Elif, seni seviyorum ama ailem de benim için çok önemli… Seninle evlenirsem annemi üzmüş olacağım.”
Ben de ağlayarak söyledim:
“Ben de seni seviyorum ama kendimi zorlayamam… Her gün aynı sofrada aynı kaptan yemek yiyemem!”
Birbirimize sarıldık ve uzun süre öylece kaldık. Sonunda yollarımız ayrıldı.
Şimdi aradan aylar geçti. Hâlâ o günü düşünüyorum; acaba biraz daha esnek olsaydım her şey farklı olur muydu? Yoksa insan kendi değerlerinden ödün vermemeli mi? Siz olsaydınız ne yapardınız? Bir tabak pilav için aşkınızdan vazgeçer miydiniz?