İki Yolun Kesiştiği Hayat: Bir Umut, Bir Kayıp

— Yeter artık Zeynep! Kaç gündür evde oturuyorsun, bir iş bulamadın gitti! diye bağırdı annem, mutfağın kapısında elleri belinde. O an içimde bir şeyler koptu. Gözlerim doldu ama ağlamamaya çalıştım. Babam ise her zamanki gibi sessizdi, ama bakışlarıyla beni suçluyordu. O sabah, İstanbul’un gri gökyüzüyle birlikte içimde de fırtına kopuyordu.

Evden çıkarken annemin son sözleri kulağımda çınladı: “Kızım, herkesin bir işi var, sen neden bulamıyorsun?” Cevap veremedim. Çünkü bilmiyordum. Üniversiteyi bitirmiştim, ama iş bulmak bu kadar zor olamazdı, değil mi? Elimdeki küçük kâğıtta üç iş ilanı vardı. Son umudumdu onlar. Taksim’in ara sokaklarında yürürken, cebimdeki son parayla aldığım simidi kemiriyordum. Karnım açtı ama midemdeki boşluk daha çok hayal kırıklığından kaynaklanıyordu.

İlk girdiğim kafede patron bana şöyle dedi:
— Tecrüben var mı kızım?
— Yok ama hızlı öğrenirim.
— Biz tecrübeli arıyoruz, dedi ve başını çevirdi.

İkinci işyerinde ise daha kapıdan içeri girmemle birlikte, “CV’n var mı?” diye sordular. Elimdeki kâğıdı uzattım. Adam şöyle bir baktı:
— Seni ararız.
— Ama benim telefonum yok, dedim utana sıkıla.
Adam yüzüme bile bakmadan:
— Mail atarız, dedi ve başka birine döndü.

Üçüncü ilan için gittiğim büroda ise yaşadığım hayal kırıklığı bambaşkaydı. Oradaki kadın bana uzun uzun baktı:
— Üniversite mezunusun, neden burada çalışmak istiyorsun?
— İş bulamıyorum… dedim, sesim titreyerek.
Kadın başını salladı:
— Seni anlıyorum ama burada yer yok.

O an gözyaşlarımı tutamadım. Sokakta yürürken kendimi kaybolmuş hissettim. İnsanlar yanımdan akıp geçiyordu; kimse benim ne yaşadığımı bilmiyordu. Telefonum yoktu, cebimde para yoktu, eve dönmek istemiyordum. Çünkü annemin o suçlayıcı bakışlarıyla tekrar karşılaşmak istemiyordum.

Bir banka oturup başımı ellerimin arasına aldım. “Neden bu kadar zor?” diye sordum kendime. Hayallerim vardı; çocukken yazar olmak isterdim. Ama şimdi tek istediğim bir iş bulup aileme yük olmamaktı. O sırada yanımdaki bankta oturan yaşlı bir amca bana baktı:
— Kızım iyi misin?
Başımı salladım ama gözyaşlarımı saklayamadım.
— Bak evladım, hayat bazen insanı sınar. Ben de gençken çok işsiz kaldım. Ama pes etmedim. Sen de etme.

O an içimde bir umut kıvılcımı yandıysa da eve dönerken yine de korkuyordum. Kapıyı açtığımda annem mutfakta ağlıyordu. Babam ise televizyonun karşısında sessizce oturuyordu. Annemin gözleri şişmişti:
— Kızım… dedi, sesi titreyerek. Ben de ağlamaya başladım.

— Anne ben çok uğraşıyorum ama olmuyor… dedim.
Annem yanıma gelip sarıldı:
— Biliyorum kızım, biliyorum… Biz de çaresiziz.

O gece ailecek ilk kez birbirimize sarılıp ağladık. Babam sessizce yanıma gelip elimi tuttu:
— Zeynep, biz sana güveniyoruz. Ama bu ülkenin şartları zor…

Ertesi gün yine iş aramaya çıktım. Bu sefer farklı bir yol denemeye karar verdim. Mahalledeki küçük bir kitapçıya girdim. Sahibi Mehmet Bey’di; yaşlıca, güler yüzlü bir adam.
— İş arıyorum Mehmet Bey… dedim utana sıkıla.
Mehmet Bey bana uzun uzun baktı:
— Kitapları sever misin?
— Çok severim… dedim heyecanla.
Gülümsedi:
— O zaman yarın gel başla.

O an dünyalar benim oldu! Eve koşarak döndüm ve anneme sarıldım:
— Anne! İş buldum!
Annem gözyaşlarıyla gülümsedi:
— Aferin kızım!

Kitapçıda çalışmaya başladığım ilk günlerde çok mutluydum. Rafları düzenliyor, kitap kokusunu içime çekiyordum. Mehmet Bey bana güveniyor, bazen müşterilerle sohbet etmeme izin veriyordu. Bir gün dükkâna yaşıtım bir kız geldi; adı Elif’ti. O da iş arıyormuş ama bulamamış.

Birlikte çay içerken dertleştik:
— Zeynep, sen nasıl başa çıktın bu çaresizlikle?
— Bazen başa çıkamıyorum Elif… Ama pes etmiyorum.

Elif’le dost olduk; birlikte kitapçıda çalışmaya başladık. Hayat biraz olsun güzelleşmişti ama ailemin ekonomik sıkıntıları devam ediyordu. Babam hâlâ işsizdi; annem temizliklere gidiyordu. Akşamları evde sessizce oturup çay içiyor, birbirimize umut vermeye çalışıyorduk.

Bir akşam babam aniden fenalaştı; hastaneye kaldırdık. Doktorlar kalp krizi geçirdiğini söyledi. O an dünyam başıma yıkıldı. Hastane koridorunda annemle birbirimize sarılıp ağladık:
— Allah’ım ne olur babama bir şey olmasın…

Babam yoğun bakımdayken hayatın ne kadar kırılgan olduğunu anladım. Kitapçıda çalışırken bile aklım hep babamdaydı. Mehmet Bey bana izin verdi:
— Aile her şeyden önce gelir kızım, dedi.

Babam günler sonra iyileşti ama artık çalışamayacaktı. Evdeki yük tamamen bana ve anneme kalmıştı. Elif’le birlikte kitapçıda daha fazla çalışmaya başladık; bazen ek işler de yapıyorduk. Ama yine de yetmiyordu.

Bir gece annemle mutfakta otururken bana şöyle dedi:
— Kızım, senin hayallerin vardı… Şimdi hepsini unuttun mu?
Gözlerim doldu:
— Anne, hayallerimi erteledim ama unutmadım…
Annem elimi tuttu:
— Belki de şimdi yazmalısın kızım… Belki hikâyeni anlatırsan başka gençlere umut olursun.

O gece defterimi açıp yazmaya başladım: “İstanbul’un dar sokaklarında kaybolmuş bir genç kızın hikâyesi…” Yazdıkça içimdeki acı hafifledi; umut yeniden filizlendi.

Şimdi hâlâ ekonomik sıkıntılarımız var; babam hastalığıyla mücadele ediyor, annem yoruluyor, ben ise kitapçıda çalışıp yazmaya devam ediyorum. Ama artık biliyorum ki pes etmemek gerek; çünkü hayat bazen en karanlık anında bile bir umut ışığı yakabiliyor.

Siz hiç hayalleriniz ile gerçekler arasında sıkışıp kaldınız mı? Ya da aile baskısı altında ezildiğiniz oldu mu? Yorumlarda paylaşmak ister misiniz?