Babamın Yokluğunun Gölgesinde: Yirmi Yıl Sonra Gelen Hesaplaşma
“Bugün doğum günün müydü?” Babamın ağzından dökülen bu cümle, sanki içime bir bıçak gibi saplandı. Masanın başında, annemin titreyen elleriyle hazırladığı pastanın mumları hâlâ yanıyordu. O an, çocukluğumun bütün eksik yılları bir anda üzerime çöktü. Yirmi yıl boyunca hayalini kurduğum kavuşma, işte bu kadar sıradan ve soğuk bir cümleyle başlamıştı.
Yedi yaşındaydım, babam kapıyı çarpıp gittiğinde. Annem ağlamaktan gözleri şişmiş, bana sarılıp “O artık gelmeyecek, kızım,” demişti. O günden sonra evimizde hep bir eksiklik vardı; sofrada bir tabak fazla, bayramlarda bir çift ayakkabı boş kalırdı. Mahalledeki çocuklar babalarıyla top oynarken, ben pencereden onları izlerdim. Annem iki işte çalışır, bana hem anne hem baba olmaya çalışırdı ama onun da gücü bir yere kadardı.
Yıllar geçti, üniversiteyi kazandım. Annem gururla gözyaşı dökerken, ben içimdeki boşluğu kimseye anlatamadım. Her başarıda, her yenilgide, babamın yokluğunu daha çok hissettim. Arkadaşlarım babalarına sarılırken, ben hep kenarda kaldım. Bir gün anneme sordum: “Babam neden gitti?” O sadece sustu, gözlerini kaçırdı. O suskunlukta binlerce cevapsız soru vardı.
Ve şimdi, yirmi yıl sonra, babam karşımda oturuyordu. Saçları beyazlamış, yüzünde yılların çizgileri derinleşmişti ama bakışları hâlâ aynıydı: Uzak ve yabancı. Annem mutfakta sessizce ağlıyordu. Ben ise öfkemle utancım arasında sıkışmıştım.
“Baba,” dedim titreyen bir sesle, “Neden şimdi geldin? Neden yirmi yıl boyunca hiç aramadın?”
Cevap vermedi. Sadece başını eğdi. O an anladım ki, bazı cevaplar asla gelmeyecek. İçimdeki çocuk hâlâ babasını bekliyordu ama karşımdaki adam o çocuk için hiçbir şey ifade etmiyordu artık.
O akşam sofrada üç kişiydik ama aramızda kilometrelerce mesafe vardı. Annem sessizce çay doldurdu, babam gözlerini tabağından kaldırmadı. Ben ise içimdeki fırtınayla boğuşuyordum.
Birden annem dayanamayıp patladı: “Senin hiç mi vicdanın yok? Bu kız senin yokluğunda büyüdü! Bir gün olsun aramadın, sormadın! Şimdi ne yüzle geldin?”
Babam sessizliğini bozdu: “Ben de kolay yaşamadım. Herkes beni suçladı ama kimse ne çektiğimi bilmedi.”
O an içimdeki öfke daha da büyüdü. “Senin çektiğin ne olursa olsun, ben babasız büyüdüm! Her doğum günümde kapının çalmasını bekledim! Hiç gelmedin!”
Babam gözlerini kaçırdı. “Belki de gelmemeliydim,” dedi kısık bir sesle.
O gece odamda sabaha kadar ağladım. Annem yanıma geldi, saçımı okşadı: “Kızım, affetmek seni hafifletir ama unutmak zorunda değilsin.”
Ertesi sabah babam gitmişti. Masada bir not bırakmış: “Belki geç kaldım ama seni hep sevdim.” O notu okurken ne hissetmem gerektiğini bilemedim. Bir yanım ona inanmak istedi, diğer yanım ise yılların acısını unutamıyordu.
Günler geçti, babamdan bir daha haber almadık. Annem eski haline döndü; yine güçlüydü ama gözlerinde yeni bir hüzün vardı. Ben ise hayatıma devam etmeye çalıştım ama içimdeki yara hâlâ kanıyordu.
Bir gün üniversiteden arkadaşım Zeynep’le dertleşirken sordum: “Sence affetmek mümkün mü? Yoksa bazı yaralar asla kapanmaz mı?” Zeynep uzun uzun düşündü: “Bence affetmek kendin için yapılır. Ama bazen insanın içindeki çocuk affedemez.”
Şimdi her doğum günümde o geceyi hatırlıyorum. Babamın soğuk bakışlarını, annemin gözyaşlarını ve kendi çaresizliğimi… Belki bir gün affedebilirim ama o eksik yılları geri getiremeyeceğim.
Siz olsaydınız ne yapardınız? Affetmek mi daha zor, yoksa unutmak mı?