Yıldızlar Suçlu Değil: Bir Akşamın Ardında Saklı Hayatlar
“Yusuf, neden bu kadar sessizsin? Yine aklında bir şeyler var, değil mi?” dedi Ebru, gözlerini bana dikerek. O an, Kadıköy’deki o eski restoranın kapısından içeri girerken, içimdeki fırtınayı saklayamayacağımı biliyordum. Kapı arkamızdan kapanırken, dışarıdaki yağmurun sesi ve içerideki hafif Türk sanat müziği birbirine karıştı. Ebru’nun sesi titriyordu; o da hissediyordu yaklaşan fırtınayı.
“Ebru, bu gece konuşmamız lazım,” dedim. Sesim çatallandı. Ellerim terlemişti, cebimdeki mendili sıktım. O an, yıllardır içimde taşıdığım suçluluk duygusu ve ailemden sakladığım sırların ağırlığı omuzlarımı ezdi. Masaya oturduk; garson siparişimizi aldıktan sonra Ebru tekrar sordu:
“Yusuf, ne oluyor? Lütfen bana doğruyu söyle.”
Bir an sustum. Gözlerim camdan dışarıya, yağmurun altında koşan insanlara takıldı. O an çocukluğuma, annemin mutfakta ağladığı o geceye döndüm. Babam eve geç gelmişti, annem ise gözyaşlarını saklamaya çalışıyordu. O zamanlar anlamamıştım ama şimdi her şey daha netti: Bizim ailede kimse suçlu değildi, ama herkes yaralıydı.
“Ebru,” dedim, “Biliyor musun, bazen insan ne kadar uğraşırsa uğraşsın geçmişinden kaçamıyor.”
Ebru’nun gözleri doldu. “Yusuf, ben senin yanında olmak istiyorum. Ama bana güvenmen lazım.”
İçimdeki düğüm çözülmeye başladı. “Babamı hiç affedemedim,” dedim kısık sesle. “Annemin gözyaşlarını, evdeki sessizliği, her şeyi yıllarca içime attım. Sonra da kendi hayatımda aynı hataları yapmaktan korktum.”
Ebru elimi tuttu. “Sen baban değilsin,” dedi yavaşça.
Ama ben öyle hissetmiyordum. Çünkü son zamanlarda evliliğimizdeki çatlaklar büyüyordu. İşten geç gelmelerim, Ebru’nun yalnızlığı, aramızdaki mesafenin artması… Babamın yolundan gitmekten korkuyordum.
O gece masada otururken, telefonum titredi. Annem arıyordu. Açmak istemedim ama Ebru ısrar etti: “Aç Yusuf, belki önemli bir şeydir.”
Telefonda annemin sesi titriyordu: “Yusuf, baban hastaneye kaldırıldı.”
O an zaman durdu. Ebru hemen ayağa kalktı: “Hadi gidelim.”
Arabada yol boyunca sessizdik. Kafamda binlerce düşünce dolaşıyordu: Babama kızgınlığım, anneme duyduğum acıma, kendi hayatımdaki çıkmazlar… Hastaneye vardığımızda annem koridorda bekliyordu. Gözleri şişmişti.
“Anne, ne oldu?”
“Kalp krizi geçirmiş,” dedi annem. “Doktorlar müdahale ediyor.”
O an çocukluğumun bütün acıları geri geldi. Babamla hiç konuşamadığım şeyler, ona hiç soramadığım sorular… Annem bana sarıldı: “Oğlum, ne olursa olsun babandır.”
Saatler geçti. Doktor geldiğinde yüzünde yorgun bir ifade vardı: “Durumu kritik ama yaşıyor.”
O gece hastane koridorunda Ebru yanımda otururken ona döndüm: “Sence insan kaderini değiştirebilir mi? Yoksa yıldızlar bizim için çoktan yazdı mı?”
Ebru başını salladı: “Kaderini değiştirmek için önce kendinle yüzleşmen lazım.”
Sabaha karşı babam kendine geldiğinde odasına girdim. Yıllardır ilk defa göz göze geldik.
“Baba,” dedim titreyen bir sesle, “Sana çok kızgınım ama seni kaybetmekten de korkuyorum.”
Babam gözlerini kaçırdı: “Ben de hata yaptım oğlum. Ama kimse suçlu değil… Hayat bazen böyle.”
O an anladım ki; kimse tam anlamıyla suçlu değildi ama herkes yaralıydı. Annem yıllarca susmuştu, babam kendi acısına gömülmüştü, ben ise onların gölgesinde büyümüştüm.
Eve döndüğümüzde Ebru bana sarıldı: “Artık geçmişi bırakıp kendi hikayemizi yazalım mı?”
Gözlerim doldu. Belki de en büyük cesaret geçmişi affedip geleceğe umutla bakabilmekti.
Şimdi size soruyorum: Sizce insan ailesinin gölgesinden çıkıp kendi hayatını kurabilir mi? Yoksa geçmişimiz bizi sonsuza kadar takip eder mi?