Bir Sofrada Saklanan Yıllar: Kayınvalidemin Masasında Kırılan Sessizlik
“Bu kadar mı?” dedim içimden, sofraya bakarken. Masanın başında kayınpederim İsmail Bey, yanında kayınvalidem Gülten Hanım, eşim Serkan ve ben. O akşam, ilk kez onların evinde misafirdik. Üç gün boyunca ne giyeceğimi, ne konuşacağımı, nasıl davranacağımı düşünerek uykusuz kalmıştım. Annem, “Kızım, kayınvalidenin gönlünü hoş tut. Sofrada eksik olmasın, gözün hep tabakta olsun,” diye tembihlemişti. Ben de çocukluğumdan beri köyümüzde öğrendiğim gibi, misafire en güzelini sunmanın kutsal bir görev olduğunu bilirdim. Ama şimdi, karşımda duran bu sade masa, içimde bir şeyleri yerinden oynattı.
Sofrada üç tabak zeytinyağlı fasulye, bir tabak pilav, yanında yoğurt ve bir tabak salata vardı. Annem olsa, “Ayıp olmasın diye en az beş çeşit yapardım,” derdi. Gülten Hanım ise sessizce tabağıma pilav koydu. “Afiyet olsun kızım,” dedi yorgun bir sesle. Serkan ise gözlerime bakıp hafifçe gülümsedi. O an, içimdeki huzursuzlukla baş başa kaldım. Acaba yanlış mı düşündüm? Yoksa annemin öğrettikleri mi fazlaydı?
Yemek boyunca herkes suskundu. Sadece çatal-kaşık sesleri vardı. Bir ara İsmail Bey, “Kızım, iş bulabildin mi?” diye sordu. Ben de utana sıkıla, “Daha görüşmelere gidiyorum amca,” dedim. Gülten Hanım hemen lafa girdi: “Zor kızım, bu devirde iş bulmak kolay mı? Bizim zamanımızda da zordu ama şimdi başka.” Sonra gözleri uzaklara daldı. Bir anlığına sofradaki sessizlik daha da ağırlaştı.
Yemekten sonra mutfağa yardım etmek istedim ama Gülten Hanım izin vermedi. “Sen misafirsin kızım, otur,” dedi. Ama ben dayanamadım, mutfağa girdim. Tezgâhta eski bir çaydanlık, çatlamış bir tabak ve yıpranmış bezler vardı. O an anladım ki bu evde her şey yılların yükünü taşıyor. Gülten Hanım’ın elleri çatlamıştı; elleriyle bulaşıkları yıkarken bana dönüp, “Biz buraya göç ettiğimizde hiçbir şeyimiz yoktu,” dedi ansızın. “İsmail’in işi yoktu, ben temizliklere gidiyordum. Soframızda çoğu zaman sadece ekmek ve çay olurdu.”
O an içimde bir utanç hissettim. Kendi annemin gösteriş merakını düşündüm; köydeki evimizde misafir geldiğinde yapılan çeşit çeşit yemekleri… Oysa burada başka bir gerçek vardı: Yıllarca süren yoksulluk, göçün getirdiği yalnızlık ve sessizlik.
Gülten Hanım devam etti: “Serkan küçükken çok hastalandı. Doktora götürecek paramız yoktu. Komşudan borç alıp ilaç aldık. O günleri unutamam.” Gözleri doldu ama ağlamadı. Sadece elleri titredi.
O gece eve dönerken Serkan’la arabada uzun süre konuşmadık. Sonunda dayanamadım: “Senin annen neden hiç konuşmuyor? Neden sofrada bu kadar az yemek vardı?” dedim. Serkan derin bir nefes aldı: “Annem yıllarca yokluk çektiği için hâlâ bolluğa alışamadı. Ne zaman çok yemek yapsa, israf olacak diye korkar.”
O an kendi ailemin bolluk takıntısını düşündüm. Annem hep derdi ki: “Misafir aç kalkarsa yüzümüz yere düşer.” Ama ya sofrada paylaşacak çok şey yoksa? Ya geçmişte yaşanan acılar hâlâ sofraya oturuyorsa?
Bir hafta sonra Gülten Hanım beni aradı: “Kızım, geçen gün sana iyi davranamadım gibi geldi bana. Kusura bakma olur mu?” dedi utangaç bir sesle. O an gözlerim doldu: “Hayır anne, ben asıl seni anlamakta geç kaldım,” dedim.
Bir sonraki ziyarette ben de kendi annemin yaptığı gibi çeşit çeşit yemekler götürdüm. Ama Gülten Hanım yine de sadece iki tabak açtı sofraya: “Kızım, önemli olan birlikte oturmak,” dedi gülümseyerek.
O akşam sofrada Serkan’la göz göze geldik. Ben de fark ettim ki asıl zenginlik sofradaki çeşit değil, birlikte oturabilmekmiş.
Şimdi düşünüyorum da; acaba biz Türkler olarak sofralarımızda gerçekten neyi paylaşmaya çalışıyoruz? Sevgi mi, gösteriş mi, yoksa geçmişin acılarını mı? Sizce de bazen fazla mı abartıyoruz misafirperverliği?