Bir Anneler Günü Sabahı: Yalnızlığın İçinde Bir Çığlık

“Beni affet, oğlum… Lütfen, bir kez olsun arayabilir misin?” diye mırıldandım, gözlerim mutfak masasındaki eski fotoğrafa takılıyken. O sabah, Anneler Günü’ydü. İstanbul’da yağmur ince ince camı döverken, evdeki sessizlik içimi kemiriyordu. Yıllardır her Anneler Günü’nde olduğu gibi, yine telefonun başında bekliyordum. Oğlum Emre’nin sesiyle uyanmak isterdim; ama bu yıl da telefon suskundu.

Kahvemi yudumlarken, kapının önünde eski komşum Ayşe Hanım’ın ayak seslerini duydum. Kapıyı açtığımda yüzündeki endişeyi hemen fark ettim. “Nasılsın, Sevgi abla? Bugün oğlun gelecek mi?” diye sordu. Cevap veremedim. Sadece başımı salladım. Ayşe Hanım’ın gözleri doldu, bana sarıldı. “Ben de yalnızım, biliyor musun? Kızım Almanya’da, torunumu sadece ekrandan görüyorum,” dedi. O an anladım ki yalnızlık sadece bana ait değildi; bu şehirde binlerce kadın aynı acıyı yaşıyordu.

Ayşe Hanım gittikten sonra eski günlere daldım. Rahmetli eşim Mehmet’le evlendiğimiz ilk yıllar gözümün önüne geldi. O zamanlar her şey ne kadar kolaydı! Birlikte pazara gider, akşamları çay içer, Emre’nin bebek kahkahalarını dinlerdik. Ama zamanla hayat zorlaştı. Mehmet işsiz kaldı, ben evlere temizliğe gitmeye başladım. Emre büyüdü, derslerinde başarılıydı ama hep içine kapanıktı. Babasıyla arası hiçbir zaman iyi olmadı. Mehmet’in öfkesi bazen evi cehenneme çevirirdi.

Bir gece, Emre on altı yaşındayken eve geç geldi. Mehmet bağırmaya başladı. “Neredesin sen! Anneni merak ettirmeye utanmıyor musun?” Emre başını öne eğdi, “Okuldaydım baba, sınav çalıştık,” dedi. Ama Mehmet dinlemedi, elindeki kemeri masaya vurdu. O an araya girdim, “Yeter artık Mehmet! Çocuğa böyle davranamazsın!” diye bağırdım. O gece Emre’yi odasına kilitledim, Mehmet’le ilk kez ciddi bir kavga ettik. O günden sonra Emre bana daha çok yaklaştı ama babasından iyice uzaklaştı.

Yıllar geçti, Emre üniversiteyi kazandı ve Ankara’ya gitti. Evde bir boşluk oluştu; Mehmet daha da içine kapandı, ben ise oğlumun yokluğuna alışmaya çalıştım. Her Anneler Günü’nde Emre arardı; bazen kısa bir mesaj, bazen uzun bir telefon konuşması… Ama iki yıl önce Mehmet vefat ettiğinde her şey değişti.

Cenazede Emre yanıma geldi, gözleri doluydu ama bana sarılmadı. Sadece “Başın sağ olsun anne,” dedi ve uzaklaştı. O günden sonra aramızda görünmez bir duvar oluştu. Ne zaman aramaya kalksam ya meşguldü ya da kısa cevaplarla geçiştiriyordu. Bir gün cesaretimi topladım ve ona mesaj attım: “Oğlum, seni çok özledim. Bir gün gelsene.” Cevap gelmedi.

Bugün ise Anneler Günü… Evde tek başıma otururken içimdeki pişmanlıklar büyüyor. Acaba Mehmet’e karşı daha güçlü olsaydım, Emre’yi daha iyi koruyabilir miydim? Onun çocukluğunu huzurlu bir yuvada geçirmesini sağlayabilir miydim? Yoksa anneliğimde hep eksik mi kaldım?

Birden kapı çaldı. Kalbim hızla atmaya başladı. Belki de Emre gelmiştir diye umutlandım. Kapıyı açtığımda karşımda komşum Zeynep’i gördüm; elinde bir tabak börek vardı. “Sevgi abla, yalnız kalma bugün dedim, sana börek getirdim,” dedi gülümseyerek. Teşekkür ettim ama içimdeki boşluk dolmadı.

Zeynep oturdu, sohbet etmeye başladık. Birden gözlerim doldu; “Zeynep, ben kötü bir anne miyim?” dedim titreyen bir sesle. Zeynep elimi tuttu: “Hayır Sevgi abla! Sen elinden geleni yaptın. Bazen çocuklar büyüyünce kendi hayatlarına dalıyorlar… Biz anneler ise hep bekliyoruz.”

O an ağlamaya başladım; yıllardır tuttuğum gözyaşlarımı bırakmak istedim. Zeynep yanımda sessizce oturdu, omzuma dokundu sadece.

Akşam oldu, telefonum hâlâ çalmadı. Pencereden dışarı bakarken sokakta oynayan çocukların sesini duydum; anneleri onları çağırıyordu: “Aliiii! Akşam oldu oğlum!” O ses içimi yaktı.

Gece yatağa uzandığımda kendi kendime sordum: “Bir anne ne zaman vazgeçer beklemekten? Ya da gerçekten vazgeçebilir mi?”

Belki de asıl sorun; annelerin hep güçlü olması gerektiğinin söylenmesi… Oysa biz de kırılırız, biz de yalnız kalırız… Sizce anneler gerçekten yalnız bırakılır mı? Yoksa bu bizim kaderimiz mi?