Geçmişin Gölgesinde: Bir Akşamın Sessiz Çığlığı

— Nerede kaldın Emir? Saat on biri geçti! diye annemin sesi yankılandı koridorda. Kapıyı sessizce kapatmaya çalışırken, ayakkabılarımı çıkarmadan içeri adım attım. Babamın oturma odasından gelen televizyon sesiyle karışık öfkeli homurtusu, evin havasını daha da ağırlaştırıyordu. Annem mutfaktan çıkıp önüme dikildi, gözleri endişeyle doluydu ama sesi titriyordu: — Yine mi geç kaldın? Baban çok sinirlendi, biliyorsun.

Cevap veremedim. İçimde biriken yorgunluk ve korku, dilimi bağlamıştı. O an, babamın sandalyesini hızla geriye çekip ayağa kalktığını duydum. — Yeter artık! dedi, sesi duvarlarda yankılandı. — Bu evde kimse benim sözümden çıkamaz! Emir, sana kaç kere söyledim, bu saatlerde dışarıda dolaşmak yok!

O an içimde bir şeyler koptu. Babamın gölgesinde büyümüştüm; onun öfkesinden, suskunluğundan, bazen de sevgisizliğinden. Annem ise hep arada kalırdı; ne beni tam koruyabilirdi ne de ona karşı çıkabilirdi.

— Baba, sadece arkadaşlarla ders çalışıyorduk. Söz veriyorum, başka bir şey yoktu, dedim ama sesim cılız çıktı. Babam bana doğru bir adım attı, gözleriyle delip geçiyordu sanki. — Yalan söyleme bana! Senin yaşında ben çoktan ekmek parası kazanıyordum! dedi.

O an annem araya girdi, elleriyle beni arkasına aldı: — Yeter Mehmet! Çocuk daha, bırak biraz nefes alsın.

Babam anneme döndü, gözlerinde öfke ve hayal kırıklığı vardı: — Senin yüzünden böyle oldu zaten! Hep şımarttın bu çocuğu!

O gece odama kapandım. Pencereden dışarı bakarken, sokak lambasının sarı ışığında kendi yansımamı gördüm. İçimde bir boşluk vardı; ne babama kızabiliyordum ne de anneme sığınabiliyordum. O an geçmişe gittim; çocukluğumda babamın bana ilk defa bağırdığı günü hatırladım. O gün annem ağlamıştı, ben ise sessizce yatağıma çekilmiştim.

Ertesi sabah kahvaltı masasında sessizlik hakimdi. Babam gazeteyi açmış, annem ise çay dolduruyordu. Ben ise ekmeği elimde tutuyor ama yiyemiyordum. Birden babam gazeteyi masaya bıraktı: — Emir, bu yaz amcanın yanında çalışacaksın. Artık adam olmanın zamanı geldi.

İçimde bir isyan yükseldi ama sustum. Annem gözlerime baktı; bakışlarında hem özür hem de çaresizlik vardı. O an karar verdim: Bu evde kendi sesimi bulmalıydım.

O yaz amcamın tamirhanesinde çalışmaya başladım. Yağ kokusu, demir sesi ve sürekli işleyen makineler arasında kendimi kaybolmuş hissettim. Amcam sertti ama babam gibi değildi; bazen omzuma dokunur, “İyi gidiyorsun Emir,” derdi. O sözler bana güç veriyordu.

Bir gün tamirhanede eski bir fotoğraf buldum; babam gençken çekilmişti, yanında annem ve ben vardık. Hep gülümseyen bir aileydik o karede. O fotoğrafı cebime koydum ve eve döndüğümde babama gösterdim.

— Baba, bak bu fotoğrafı buldum. Ne kadar mutluyuz burada… dedim.

Babam fotoğrafa uzun uzun baktı, gözleri doldu ama hemen kendini toparladı: — O zamanlar her şey başkaydı Emir… Hayat bizi böyle yaptı.

O an anladım ki babam da kendi geçmişinin esiri olmuştu. Onun da hayalleri vardı belki; belki de hiç gerçekleşmemişti.

Bir gece annemle mutfakta otururken bana sessizce fısıldadı: — Babanı anlamaya çalış oğlum… Onun da çocukluğu kolay geçmedi. Dedesinin gölgesinde büyüdü o da.

İçimde bir empati doğdu ama yine de kırgınlığım geçmiyordu. Babamla aramızdaki mesafe her geçen gün büyüyordu.

Bir akşam eve döndüğümde babamın sesiyle irkildim: — Emir, gel buraya! dedi sertçe.

Yanına gittiğimde elinde eski bir defter vardı. — Bunu buldum, dedi ve bana uzattı. Defteri açtığımda babamın gençlik yıllarına dair yazdığı notları gördüm; hayallerini, korkularını ve en çok da ailesine dair umutlarını…

O gece defteri okurken ağladım. Babamın da bir zamanlar benim gibi hayalleri olduğunu görmek beni derinden sarstı.

Ertesi sabah kahvaltıda ilk defa babama sarıldım. O da şaşırdı ama sarılmamı geri çevirmedi.

Şimdi düşünüyorum da; aile olmak sadece aynı evde yaşamak değilmiş. Geçmişin gölgeleriyle yüzleşmeden, birbirimizi anlamadan gerçek bir aile olamıyoruz.

Sizce de bazen en yakınlarımızı anlamak için önce kendi yaralarımızla yüzleşmemiz gerekmiyor mu? Yoksa hep suskun kalmaya devam mı etmeliyiz?