Kayıp Bir Babanın Gölgesinde: Bir Hayatın Kırılma Noktası

“Kalk oğlum, lütfen uyan!” Annemin sesi, sabahın kör karanlığında odama dolduğunda, içimde bir şeylerin sonsuza dek değişeceğini hissettim. Gözlerimi açtığımda, annemin gözyaşları yanaklarından süzülüyordu. “Baban… baban gitti, Oğuz…” dedi titrek bir sesle. O an, içimde bir boşluk oluştu; sanki odamdan değil, dünyadan koparılmıştım.

Babamın yokluğu, evimizin duvarlarına sessizlik olarak sinmişti. Annem günlerce konuşmadı. Ben ise her sabah okul yolunda babamın ayakkabılarının kapının önünde olmadığını fark ediyordum. Mahalledeki komşular fısıldaşıyor, bazıları anneme acıyarak bakıyor, bazıları ise suçlayıcı bakışlar atıyordu. Türkiye’de bir kadının kocasız kalması hâlâ utanç vesilesiydi; hele ki küçük bir kasabada yaşıyorsanız…

Bir akşam, annemle mutfakta otururken, “Oğuz, baban geri gelmeyecek,” dedi. Sesi öyle yorgundu ki, sanki yılların yükü omuzlarına çökmüştü. “Ama neden?” diye sordum. “Bize ne yaptı ki?” Annem gözlerini kaçırdı. “Bazen insanlar gitmek zorunda kalır,” dedi sadece. O an anladım ki, bazı soruların cevabı yoktu ya da annem bana anlatamayacak kadar acıydı.

Okulda arkadaşlarımın babalarıyla ilgili anlattıkları hikâyeleri dinlerken içimde bir öfke büyüyordu. Bir gün, en yakın arkadaşım Emre bana, “Senin baban neden yok?” diye sorduğunda yumruğumu sıktım. “Bilmiyorum!” diye bağırdım ve koşarak okuldan çıktım. O gün eve döndüğümde annem beni kapıda karşıladı. “Oğlum, ne oldu?” dedi endişeyle. “Babam neden yok? Herkes bana soruyor!” diye haykırdım. Annem beni kucakladı ve ikimiz de uzun süre ağladık.

Yıllar geçti. Annem çalışmaya başladı; önce komşuların evine temizliğe gitti, sonra kasabanın fırınında iş buldu. Ben de ona yardım etmeye başladım. Her sabah fırına birlikte gidiyor, ekmekleri diziyor, müşterilere çay taşıyordum. Annemle aramızda sessiz bir anlaşma vardı: Babamdan konuşmak yasaktı.

Bir gün fırında yaşlı bir adam anneme yaklaştı. “Ayşe kızım, Oğuz’un babası dönmeyecek mi?” dedi alçak sesle. Annem başını eğdi. Adam bana döndü: “Evlat, baban iyi adamdı… ama bazen insanlar hata yapar.” O an içimde bir şeyler kırıldı. Eve döndüğümüzde anneme sordum: “Baba ne hata yaptı?” Annem uzun süre sustu. Sonra gözleri doldu: “Oğuz, bazen insanlar kendi acılarından kaçarlar. Baban da kaçtı.”

Lise yıllarımda babamın yokluğunu daha derinden hissettim. Mezuniyet töreninde herkesin ailesi tam kadro oradaydı; ben ise annemin elini sımsıkı tutuyordum. Törenden sonra eve dönerken anneme sordum: “Anne, babamı affedebilecek miyim sence?” Annem gözlerime baktı: “Affetmek bazen kendin için gereklidir oğlum.”

Üniversiteyi kazanıp İstanbul’a gittiğimde kasabadan ayrılmak hem özgürlük hem de suçluluk duygusu getirdi bana. Annemi yalnız bırakıyordum ama kendi hayatımı da kurmalıydım. İstanbul’da yeni arkadaşlar edindim; onlara ailemi anlatırken hep eksik bir yanım olduğunu hissediyordum. Bir gece yurtta arkadaşlarım babalarıyla ilgili anılarını anlatırken sessizce odadan çıktım ve annemi aradım. “Anne,” dedim, “ben neden hâlâ babamı affedemiyorum?” Annem telefonda ağladı: “Çünkü onun gidişi seni yaraladı oğlum.”

Bir gün kasabaya döndüğümde annem bana eski bir kutu verdi. İçinde babamın bana yazdığı ama hiç göndermediği mektuplar vardı. Mektupları okudukça babamın da acı çektiğini, pişmanlık duyduğunu anladım. Ama bu mektuplar geçmişi değiştirmiyordu.

Yıllar sonra ben de baba oldum. Kızım Elif’in doğduğu gün hastane odasında otururken kendi babamı düşündüm. Onun yokluğunda büyüdüm ama şimdi kendi çocuğuma sarılırken içimde tarifsiz bir huzur vardı. Eşim Zeynep bana baktı: “Ne düşünüyorsun?” diye sordu. Gözlerim doldu: “Babamı… ve onun bana bıraktığı boşluğu…”

Şimdi kırk yaşındayım ve hâlâ bazen geceleri uyanıp babamı düşünüyorum. Onu affettim mi bilmiyorum ama artık onun gölgesinde yaşamıyorum.

Sizce bir insan ailesinin geçmişinden ne kadar kaçabilir? Affetmek gerçekten mümkün mü? Yorumlarınızı merak ediyorum…