“Eğer düzeni sağlayamıyorsan, toplan git!” – Kocamın Takıntısı Yüzünden Dağılan Hayatım

“Zeynep, şu mutfağın haline bak! Kaç kere söyledim, bardaklar hep aynı yerde olacak!” Murat’ın sesi yine evin duvarlarında yankılandı. Ellerim titreyerek bulaşık makinesine uzandım, gözlerimden yaşlar süzülmemek için direniyordu. O an, bir tabak yere düşseydi, belki de içimde biriken her şey onunla birlikte paramparça olurdu.

On iki yıllık evliliğimizde Murat’ın düzen takıntısı her geçen yıl daha da büyüdü. Başlarda, “Temiz ve düzenli bir ev iyidir,” diyordum. Annem de hep öyle öğretmişti. Ama Murat’ın düzen anlayışı başka bir şeydi; her şeyin milimetrik olarak yerli yerinde olması gerekiyordu. Koltuk yastıkları, kitaplar, hatta çocukların oyuncakları bile… Her sabah işe gitmeden önce salonu kontrol eder, en ufak bir dağınıklıkta yüzüme öyle bir bakardı ki, sanki bütün dünyayı başına yıkmışım gibi hissederdim.

Bir gün, oğlum Emir’in okuldan geldiği o yağmurlu akşamı hiç unutamıyorum. Ayakkabılarını aceleyle çıkarmış, çamurlu çoraplarıyla koridora basmıştı. Murat kapıdan içeri girdiğinde gözleri Emir’in izlerini buldu. “Bu ne rezalet? Zeynep, çocuk bu halde mi büyüyecek?!” diye bağırdı. Emir korkuyla bana sarıldı, ben ise Murat’a karşı çıkacak gücü bulamadım. O gece Emir’in odasında yanında yattım, saçlarını okşarken içimdeki suçluluk duygusu beni boğuyordu.

Kızım Elif ise babasının gözüne girmek için sürekli odasını topluyor, oyuncaklarını kutulara diziyor, ama yine de Murat bir eksik buluyordu. “Elif, kitapların renklerine göre dizilmemiş. Kaç kere söyledim sana?” Elif’in gözleri doluyor, bana bakıyordu: “Anne, neden babam hiç memnun olmuyor?”

Kendi ailemden destek bekledim ama annem hep “Kocandır, idare et,” dedi. Kardeşim Ayşe ise “Ablacığım, bu adam seni hasta edecek,” diye uyardı ama ben kulak asmadım. Çünkü Murat’ı seviyordum ve ailemizin dağılmasını istemiyordum.

Bir gün Murat işten erken geldi. Evin salonunda Elif ve Emir’le birlikte legolarla kale yapıyorduk. O an çocuklarımın gülüşleriyle içim ısınmıştı ki Murat kapıdan girdi ve yüzü asıldı: “Bu ne dağınıklık? Zeynep, eğer bu evi toplayamıyorsan, toplan git!”

O an zaman durdu sanki. Çocuklar sustu, ben donup kaldım. İçimde yıllardır biriktirdiğim korku ve öfke birbirine karıştı. “Murat,” dedim titreyen bir sesle, “Burası bir ev, müze değil! Çocuklar oynayacak, bazen dağınık olacak. Ben de insanım, robot değilim!”

Murat’ın gözleri öfkeyle büyüdü: “Beni anlamıyorsun Zeynep! Ben sadece huzur istiyorum!”

“Huzur mu? Senin huzurun bizim nefesimizi kesiyor!” dedim ve ilk defa ona karşı çıktım. O gece çocuklarla birlikte annemin evine gittik. Annem şaşkındı ama bana sarıldı: “Kızım, keşke daha önce gelseydin.”

Günlerce Murat aramadı. Sonra bir akşam kapıda belirdi; gözleri yorgun ve pişmandı. “Zeynep, sensiz ev bomboş… Ama ben değişemem,” dedi.

“Ben de artık eskisi gibi olamam Murat,” dedim. “Çocuklarımın korkuyla büyümesini istemiyorum.”

Boşanma süreci sancılı geçti. Mahallede herkes konuştu; kimi beni suçladı, kimi hak verdi. En çok da çocuklar zorlandı. Elif geceleri ağladı: “Anne, babam bizi artık sevmiyor mu?” Emir içine kapandı.

Bir gün Elif’le parkta otururken bana sarıldı: “Anneciğim, sen üzülme olur mu? Ben odamı toplarım ama bazen dağınık da kalabilir mi?” Gözlerim doldu: “Tabii ki kalabilir kızım… Evimizde sevgi olsun yeter.”

Şimdi yeni bir hayat kurmaya çalışıyorum. Hala yalnız hissettiğim geceler oluyor; ama aynaya baktığımda kendimi yeniden bulduğumu görüyorum. Çocuklarımın gülüşleriyle güç buluyorum.

Bazen düşünüyorum: Bir insanın huzuru başkasının nefesini kesiyorsa, bu gerçekten huzur mudur? Sizce de bazen ‘yeter’ demek gerekmez mi?