Bir Çatı Altında: Közde Yanan Sabır ve Sessizlik

“Yine mi ben?” diye içimden geçirdim, ellerim bulaşık suyunda buruşurken. Mutfakta bulaşık dağları, tezgâhta yarım bırakılmış çay bardakları, yerde kırıntılar… Saat sabahın sekizi. Dışarıda martılar bağırıyor, içeride ise yalnızca kendi iç sesim yankılanıyor. Birden arkamdan Derya’nın sesi geldi: “Ayşe abla, kahvaltı hazır mı?”

Kahvaltı hazır mı? Sanki bu evde başka kimse yokmuş gibi… Derya, kayınbiraderimin eşi, iki yıldır bizimle yaşıyor. Evlenip geldikten sonra bir gün olsun mutfağa elini sürmedi. Başlarda ‘yeni gelin, alışır’ dedim. Sonra ‘belki utanıyor’ dedim. Ama zaman geçti, o ise sadece televizyonun karşısında oturup Instagram’da geziniyor. Ben ise sabah akşam yemek, temizlik, çamaşır…

Kocam Mehmet, “Boşver Ayşe, ailede huzur önemli,” der hep. Ama huzur dediği şey, benim susmamdan ibaret. İçimde biriken öfkeyi kimse görmüyor. Bir gün patlayacağımı hissediyorum ama ne zaman?

O sabah kahvaltı sofrasında herkes yerini aldı. Derya yine telefona gömülmüş, kayınbiraderim Murat ise gazetesini okuyor. Ben çay doldururken Mehmet göz ucuyla bana bakıyor; biliyor ki yine ben hazırladım her şeyi. Bir an göz göze geldik, bakışlarımda isyanı gördü ama yine de sustu.

Derya tabağını uzattı: “Ayşe abla, biraz daha peynir alabilir miyim?”

O an elimdeki çaydanlığı masaya koydum, derin bir nefes aldım. “Derya, neden sen de sofraya yardım etmiyorsun? Hep ben mi hazırlayacağım?” dedim. Masada bir sessizlik oldu. Murat başını kaldırdı, Mehmet ise hemen araya girdi: “Ayşe, büyütme şimdi…”

Ama büyüktü işte! Her gün biraz daha büyüyordu içimde. Derya dudak büktü: “Ben anlamam bu işlerden abla, sen zaten alışkınsın.”

O an içimde bir şey koptu. Yıllardır bu evde herkesin yükünü sırtlanmıştım. Annemden böyle görmüştüm; kadın susar, kadın yapar… Ama neden? Neden hep biz kadınlar susmak zorundayız?

O gün kahvaltıdan sonra odama çekildim. Annemin eski sandığını açtım; çocukluğumdan kalma bir defter buldum. İçine yazdığım hayallerimi okudum: “Büyüyünce öğretmen olacağım, kendi evim olacak.” Oysa şimdi başkalarının pisliğini temizleyen bir gölgeye dönüşmüştüm.

Akşam olunca Mehmet yanıma geldi. “Bak Ayşe, Derya’nın huyu böyle. Sen kalbini ferah tut,” dedi.

“Mehmet, ben de insanım! Yoruluyorum! Neden kimse bunu anlamıyor?” dedim gözlerim dolarak.

Mehmet sustu. O da alışmıştı düzenin böyle gitmesine.

Bir hafta boyunca Derya’ya tek kelime etmedim. O ise hiç umursamadı; sofraya oturdu, kalktı, yine elini sürmedi hiçbir şeye. Bir akşam Murat işten geç geldiğinde Derya bağırdı: “Yemek hazır değil mi hâlâ?”

O an dayanamadım: “Derya, sen de mutfağa girip yardım etsen ya!”

Derya bana döndü: “Ben senin gibi köle değilim Ayşe abla!”

Bu söz içimi yaktı. O gece sabaha kadar uyuyamadım. Annemin sesi kulağımda çınladı: “Kızım, evde huzur önemli.” Ama ya benim huzurum?

Ertesi gün annemi aradım. Her zamanki gibi yumuşak sesiyle konuştu: “Kızım, sabretmek büyüklüktür.”

Ama ben artık sabretmek istemiyordum.

Bir akşam herkes salonda otururken televizyonun sesini kıstım ve ortaya konuştum:

“Bu evde herkesin sorumluluğu var. Ben tek başıma her şeyi yapmak istemiyorum artık. Ya herkes elini taşın altına koyar ya da ben bu yükü taşımam!”

Mehmet şaşkınlıkla baktı; Murat başını eğdi; Derya ise dudak büktü.

O günden sonra işler değişti mi? Hayır… İlk günler biraz yardım ettiler ama sonra yine eski düzene döndük. Ben ise içimdeki isyanı yazmaya başladım; her gün defterime döktüm hislerimi.

Bir gün komşumuz Emine teyze uğradı. Halimi görünce “Kızım, kendini harcama! Herkes kendi işini yapsın,” dedi.

O sözler bana güç verdi. Artık her şeyi yetiştirmeye çalışmıyorum. Bazen sofrayı kurmuyorum; bazen çamaşırı bırakıyorum. İlk başta şaşırdılar ama zamanla alıştılar.

Şimdi soruyorum size: Bir kadının susması mı büyüklük? Yoksa hakkını araması mı? Siz olsanız ne yapardınız? Bu yük hep bizim omuzlarımızda mı kalmalı?