Kırk Yaşında Yalnızlık: Bir Dağ Yolculuğunun Ardından Değişen Hayatım

“Yeter artık!” diye bağırdım kendi kendime, mutfağın ortasında elimde şarap kadehiyle. O gün kırkıncı yaş günümü kutluyordum; kutlamak denirse tabii. Annem aramış, “Kızım, yine yalnız mısın?” diye sormuştu. Babam ise hâlâ “Evlenmeyecek misin?” diye sitem ediyordu. Arkadaşlarımın çoğu çocuklarının okul sorunlarından, eşleriyle yaşadıkları tartışmalardan bahsederken ben, bomboş evimde yankılanan sessizliğe gömülmüştüm.

Kariyerimde başarılıydım, İstanbul’un göbeğinde güzel bir dairem vardı, arabam, seyahatlerim… Ama o gece, yalnız başıma pastamdan bir dilim yerken gözyaşlarımı tutamadım. O an anladım ki, hayatımda eksik olan şey ne para ne de başarıydı; eksik olan, paylaşacak birinin olmamasıydı.

Ertesi sabah, ani bir kararla çantamı topladım ve Bursa’nın bir dağ köyüne gitmeye karar verdim. “Belki biraz kafa dinlerim,” dedim kendi kendime. Anneme haber verdiğimde, “Kızım, başına bir şey gelmesin,” diye endişelendi. Babam ise, “Yine kaçıyorsun sorunlardan,” dedi. Ama bu kez kaçmak değil, yüzleşmek istiyordum.

Otobüsle köye vardığımda hava soğuktu. Dağların arasında kaybolmuş gibi hissettim kendimi. Köy meydanında yaşlı bir amca bana bakıp, “Kızım, kayboldun mu?” dedi gülerek. “Biraz,” dedim, “hem de çok.”

Kaldığım pansiyonun sahibi Ayşe Hanım, sıcak çayı ve içten gülümsemesiyle içimi ısıttı. “Buralara pek şehirli kadın gelmez,” dedi. “Neden geldin?”

Bir an duraksadım. “Bilmiyorum,” dedim. “Belki de kendimi bulmaya.”

O akşam sobanın başında Ayşe Hanım’la sohbet ettik. Bana kendi hikayesini anlattı: Genç yaşta dul kalmış, iki çocuğunu tek başına büyütmüş. “Yalnızlık zor,” dedi gözleri uzaklara dalarken, “ama insan alışıyor.”

Ertesi gün köyde dolaşırken çocuk sesleri duydum. Bir grup çocuk kar topu oynuyordu. İçlerinden biri bana seslendi: “Abla, sen de gelsene!” Önce çekindim ama sonra dayanamayıp katıldım aralarına. O an yıllardır hissetmediğim bir neşe sardı içimi.

Akşam yemeğinde pansiyonda kalan diğer misafirlerle tanıştım. Aralarında Emre adında kırk beş yaşında bir adam vardı. İstanbul’da mühendislik yapmış, sonra her şeyi bırakıp köye yerleşmiş. “Neden?” diye sordum.

“Hayatın anlamını arıyordum,” dedi. “Şehirde bulamadım.”

O gece uzun uzun konuştuk Emre’yle. Hayallerimizden, korkularımızdan… Ona yalnızlığımı anlattım; o da bana kendi yalnızlığını anlattı. “İnsan bazen kalabalıklar içinde de yalnız olur,” dedi.

Günler geçtikçe köydeki hayat bana iyi gelmeye başladı. Sabahları horoz sesiyle uyanmak, taze ekmek kokusuyla kahvaltı yapmak… Her şey çok basitti ama bir o kadar da huzurluydu.

Bir akşam annem aradı yine: “Ne zaman döneceksin?”

“Bilmiyorum anne,” dedim. “Burada kendimi daha iyi hissediyorum.”

Babam ise hâlâ evlilikten bahsediyordu: “Bak kızım, yaş geçiyor…”

O gece Emre’yle köyün tepesine çıktık. Yıldızlar altında sessizce oturduk bir süre. Sonra Emre bana döndü: “Hayatında neyi değiştirmek isterdin?”

Uzun uzun düşündüm. “Belki de daha cesur olmayı,” dedim. “Hep başkalarının beklentilerine göre yaşadım.”

Emre gülümsedi: “O zaman şimdi başla.”

O an karar verdim; artık hayatımı başkalarının isteklerine göre şekillendirmeyecektim. İstanbul’a dönünce işimi bırakmadım ama çalışma saatlerimi azalttım. Hafta sonları köye gitmeye başladım. Annem ve babam önce anlamadı; sonra alıştılar.

Bir gün annem bana, “Mutlu musun?” diye sordu.

“Evet anne,” dedim, “ilk defa gerçekten mutluyum.”

Emre’yle dostluğumuz zamanla derinleşti ama hemen bir ilişkiye başlamadık. İkimiz de yaralıydık; önce kendimizi iyileştirmemiz gerektiğini biliyorduk.

Şimdi kırk bir yaşındayım ve hayatıma başka bir gözle bakıyorum. Yalnızlık hâlâ zaman zaman canımı yakıyor ama artık korkutmuyor beni. Çünkü biliyorum ki; insan önce kendisiyle barışmalı.

Bazen düşünüyorum: Acaba siz de benim gibi hayatınızın bir döneminde yalnızlıkla yüzleştiniz mi? Yalnızlık gerçekten kötü mü yoksa yeni başlangıçların kapısı mı?