Birlikte Yaşamak: Kuzenimle Aynı Evde Geçen Fırtınalı Günlerim

“Yeter artık Zeynep! Bir kez olsun bulaşıkları yıkasan ne olur?” diye bağırdım, sesim mutfağın fayanslarında yankılandı. O an, içimde biriken öfkenin patladığını hissettim. Zeynep ise gözlerini devirdi, elindeki telefonu bırakmadan, “Senin kadar titiz değilim diye bu kadar büyütme,” dedi. O an anladım ki, birlikte yaşamak sandığımdan çok daha zormuş.

Her şey geçen yaz başladı. İstanbul’da tek başıma yaşarken, kira ve faturalar altında eziliyordum. Annem bir gün telefonda, “Kuzenin Zeynep de iş arıyor, istersen birlikte kalın, hem masraflar azalır,” dediğinde, bu fikre hemen ısındım. Zeynep’le çocukluğumuzdan beri yakındık; birlikte büyümüş, aynı sofrada yemek yemiştik. Onunla aynı evi paylaşmak, bana güven ve huzur verecek sandım.

İlk günler güzeldi. Akşamları çay demleyip eski günlerden konuşuyor, kahkahalar atıyorduk. Ama zamanla aramızdaki farklar su yüzüne çıkmaya başladı. Ben düzenliydim; her şeyin yeri belliydi, evin temizliği benim için önemliydi. Zeynep ise dağınıktı, bulaşıkları günlerce biriktirir, çamaşırları koltukların üstüne atardı. Birkaç kez uyardım ama her seferinde ya geçiştirdi ya da alındı.

Bir akşam işten yorgun argın döndüğümde, mutfakta dağ gibi birikmiş tabaklar ve yere dökülmüş kahve lekeleriyle karşılaştım. “Zeynep, bunları neden toplamıyorsun?” dedim. O ise televizyonun karşısında patlamış mısır yiyordu. “Yarın hallederim,” dedi umursamazca. O an içimde bir şeyler koptu. Kendi evimde yabancı gibi hissetmeye başladım.

Ekonomik olarak rahatlamıştık belki ama ruhum daralıyordu. Geceleri uyuyamıyor, sabahları işe gitmek için evden kaçmak ister gibi çıkıyordum. Anneme dert yandığımda, “Aile arasında olur böyle şeyler,” dedi ama o evde yaşanan gerginliği kimse anlamıyordu.

Bir gün Zeynep’in işten kovulduğunu öğrendim. Eve geldiğinde gözleri doluydu. “Beni haksız yere çıkardılar,” dedi ve ağlamaya başladı. O an ona sarıldım, çocukluğumuzdaki gibi yanında olmak istedim. Fakat işsiz kalınca masrafların çoğu bana kaldı. Kira günü geldiğinde Zeynep’in payını ben ödedim. “İlk fırsatta vereceğim,” dedi ama haftalar geçti, değişen bir şey olmadı.

Evdeki huzursuzluk giderek arttı. Zeynep gün boyu evdeydi; sabahlara kadar dizi izliyor, gündüzleri uyuyordu. Ben ise işten gelince sessizce odama çekiliyordum. Bir akşam elektrik faturası iki katına çıkınca dayanamadım: “Zeynep, biraz dikkat etmez misin? Her şeyi açık bırakıyorsun!” dedim. O ise bana öfkeyle baktı: “Sen de her şeye karışmasan olmaz mı? Ben zaten yeterince kötü hissediyorum!”

Birbirimize yabancılaşmaya başlamıştık. Eskiden paylaştığımız anılar bile bizi bir arada tutmaya yetmiyordu artık. Bir gün annem aradı: “Kızım, Zeynep’le aranız nasıl?” diye sorduğunda gözlerim doldu. “Anne, bazen aile olmak yetmiyor,” dedim sessizce.

Bir gece kavga ettik; sesimiz apartmanı inletti. “Seninle yaşamak işkenceye döndü!” diye bağırdı Zeynep. Ben de dayanamayıp, “Ben de seninle!” dedim. O gece ikimiz de ağladık; çocukluğumuzdaki o saf dostluğun yerini kırgınlıklar almıştı.

Ertesi sabah Zeynep eşyalarını toplamaya başladı. “Belki de ayrı evlerde daha iyi oluruz,” dedi gözleri dolu dolu. Ona sarıldım; ikimiz de ağlıyorduk ama biliyorduk ki bu şekilde devam edemezdik.

Zeynep taşındıktan sonra ev sessizleşti ama içimde bir boşluk oluştu. Onu özledim ama huzurumu da geri kazandım. Şimdi düşünüyorum da; acaba birkaç lira fazla ödemek mi daha zor, yoksa huzurunu kaybetmek mi?

Bazen aile olmak yetiyor mu gerçekten? Yoksa huzur için sevdiklerimizden bile vazgeçmek zorunda mı kalıyoruz? Siz olsanız ne yapardınız?