Bir Pazartesi Sabahı Kendimi Ararken: Elif’in Sessiz Çığlığı

“Elif! Kalk kızım, işe geç kalacaksın!” Annemin sesi, yatak odamın kapısının ardından yankılandı. Gözlerimi açtığımda, odanın loşluğunda tavana bakıyordum. Alarm çalmamıştı; zaten kurmamıştım. Oysa her pazartesi sabahı, saat yedi olmadan çoktan ayakta olurdum. Bugün farklıydı. İçimde bir şeyler kırılmıştı sanki. Yorganı üzerime daha sıkı çektim, annemin ayak sesleri yaklaşırken kalbim hızlandı.

Kapı aralandı, annem başını uzattı: “Elif, bak yine geç kalacaksın. Patronun bir daha uyarırsa işten atacaklar seni!”

Gözlerimi kaçırdım. “Anne, bugün gitmek istemiyorum.”

Annemin yüzü bir anlığına dondu, sonra kaşları çatıldı. “Kızım, ne demek istemiyorum? O kadar üniversite okudun, iş buldun, şimdi de naz yapıyorsun! Herkesin hayali senin yerinde olmak.”

O an içimde biriken her şey boğazıma düğümlendi. Annemin haklı olduğunu biliyordum; işsizliğin kol gezdiği bu ülkede, masa başı bir iş bulmak şanstı. Ama ben her sabah o ofise giderken biraz daha eksiliyordum. Hayallerim çocukluğumda kalmıştı; resim yapmak, yazmak, dünyayı gezmek… Şimdi ise gri bir binada, floresan ışıklarının altında, başkalarının hayallerini büyütüyordum.

Kalkıp pencereye yürüdüm. Dışarıda ince bir yağmur yağıyordu; İstanbul’un mart sabahları gibi soğuk ve kasvetliydi içim. Annem arkamdan söylenmeye devam etti: “Bak Elif, baban da duymasın şimdi. Zaten adamın morali bozuk, işyerinde sıkıntılar varmış. Bir de seninle uğraşmasın.”

Babam… Onunla konuşmayalı günler olmuştu. Eve geç gelir, yemeğini yer ve televizyonun karşısında sessizce otururdu. Aramızdaki mesafe her geçen gün büyüyordu. Benimle gurur duyması için hep iyi notlar aldım, iyi okullara gittim. Ama şimdi, onun istediği gibi biri olamadığım için suçluluk duyuyordum.

Küçük kardeşim Zeynep ise mutfakta kahvaltı hazırlıyordu. “Ablacım, hadi gel birlikte çay içelim,” dedi neşeyle. Onun bu kadar umut dolu olması içimi acıttı. Benim yaşımdayken o da mı böyle hissedecek? Hayallerinin peşinden gitmek isterken ailesinin beklentileriyle boğuşacak mı?

Kahvaltı masasında herkes suskundu. Babam gazeteye gömülmüş, annem ise bana bakmamaya çalışıyordu. Zeynep ise aramızdaki gerginliği anlamış gibi sessizce ekmeğini kemiriyordu.

Birden babam başını kaldırdı: “Elif, bugün işe gitmeyecek misin?”

Cevap vermek istemedim ama gözlerinden kaçamadım. “Baba… Bugün kendimi iyi hissetmiyorum.”

Babam derin bir iç çekti. “Bak kızım, hayat kolay değil. Biz senin için çok çalıştık, emek verdik. Şimdi pes edemezsin.”

O an gözlerim doldu ama ağlamamaya çalıştım. “Pes etmiyorum baba… Sadece… Sadece kendimi kaybolmuş hissediyorum.”

Annem hemen araya girdi: “Bak işte! Şimdiki gençler hep böyle. Biraz zorluk görünce hemen bırakmak istiyorlar.”

İçimdeki fırtına büyüyordu. Kimse beni anlamıyordu. Herkesin benden bir beklentisi vardı ama benim ne istediğimi soran yoktu.

Odaya çekildim, eski defterlerimi karıştırmaya başladım. Lise yıllarında yazdığım şiirleri buldum; ne kadar umut doluymuşum o zamanlar! Şimdi ise kelimeler bile bana küsmüş gibiydi.

Telefonum çaldı; işyerinden Ayşe arıyordu.

“Gelmiyor musun bugün?” dedi endişeyle.

“Yok Ayşe… Bugün biraz kendime zaman ayırmak istiyorum.”

Ayşe bir süre sustu, sonra fısıldadı: “Keşke ben de cesaret edebilsem Elif… Ama korkuyorum işten atılmaktan.”

“Ben de korkuyorum,” dedim sessizce.

O gün evde kaldım. Annem bütün gün surat astı, babam ise akşam yemeğinde tek kelime etmedi. Zeynep ise bana sarılıp kulağıma fısıldadı: “Ablacım, ne olursa olsun yanında olacağım.”

Gece yatağımda dönerken düşündüm: Hayatımız başkalarının hayalleriyle şekillenmek zorunda mı? Kendi yolumu çizmek için neyi göze alabilirim? Belki de asıl cesaret, herkesin beklentisine rağmen kendi sesini duymakta saklıdır.

Siz hiç kendi sesinizi duymaktan korktunuz mu? Yoksa başkalarının hayalleriyle yaşamaya devam mı ediyorsunuz?