Kimse Beni Beklemiyordu: Bir Hayatın Sessiz Çığlığı

“Baba, annem neden yok?”

Bu soruyu ilk kez beş yaşımda sordum. O zamanlar anlamıyordum, annesizliğin ne demek olduğunu. Babam, gözlerini kaçırarak, “Büyüyünce anlarsın,” dedi. O an, içimde bir boşluk oluştu; sanki birisi kalbimin ortasına kocaman bir delik açmıştı. O deliği yıllarca doldurmaya çalıştım, ama her seferinde daha da büyüdü.

Benim adım Cem. İstanbul’un kenar mahallelerinden birinde, eski bir apartmanın üçüncü katında doğdum. Annem, doğumdan iki gün sonra beni bırakıp gitmiş. Kimse nedenini tam olarak bilmiyor. Babam ise o günden sonra içine kapandı. Beni büyütmeye çalıştı mı, yoksa sadece varlığıma katlandı mı, hâlâ bilmiyorum.

Çocukluğumun ilk yılları, babamın sessizliğiyle geçti. Sabahları işe giderken başımı okşar gibi yapardı, ama gözlerinde hep bir yorgunluk, bir bıkkınlık vardı. Akşamları eve döndüğünde ise ya televizyonun karşısında uyuyakalır ya da sessizce balkonda sigara içerdi. Ben ise mutfakta kendi kendime ekmek arası peynir hazırlardım. Komşu teyzeler bazen bana yemek getirirdi, ama onların gözlerinde de hep bir acıma vardı.

Bir gün, okuldan döndüğümde babamı salonda bulamadım. Masanın üzerinde bir not vardı: “İşe gidiyorum, geç döneceğim.” Ama o gece gelmedi. Sonraki gece de… Üçüncü gün kapı çaldı; polisler geldi. Babamın iş kazası geçirdiğini ve hastanede olduğunu söylediler. O an dünyam başıma yıkıldı. Hastaneye gittiğimde babam komadaydı. Doktorlar umut vermiyordu.

O günden sonra hayatım tamamen değişti. Babamın akrabaları beni sahiplenmek istemedi. “Bizim de çocuklarımız var,” dediler. Sonunda sosyal hizmetler devreye girdi ve beni bir yurda yerleştirdiler. O yurtta ilk gecem hâlâ aklımda: Yastığım ıslaktı, çünkü sabaha kadar ağlamıştım.

Yurttaki hayat zordu. Herkesin bir hikâyesi vardı; kimisi annesini kaybetmişti, kimisi babasını… Ama çoğumuzun ortak noktası, istenmemiş olmamızdı. Gece yatakhanede birbirimize sarılırdık; belki de sıcaklık arardık, belki de unutmak isterdik.

Bir gün, yurda yeni bir çocuk geldi: Zeynep. O benden daha küçüktü ve sürekli ağlıyordu. Ona sarıldığımda, kendi annemi hiç tanımadığım halde, annesizliğin ne demek olduğunu daha iyi anladım. Zeynep’in saçlarını okşarken içimden “Keşke annem de beni böyle okşasaydı,” diye geçirdim.

Okulda arkadaşlarım bana hep garip bakardı. “Senin annen nerede?” diye sorduklarında cevap veremezdim. Öğretmenlerim ise bana hep daha fazla ilgi göstermeye çalıştı; ama onların ilgisi de gerçek bir anne sevgisinin yerini tutmuyordu.

Bir gün, okulda anneler günü için etkinlik düzenlendi. Herkes annesine mektup yazdı; ben ise boş bir kâğıda bakakaldım. Öğretmenim yanıma gelip “Cem, sen de yazmak ister misin?” dediğinde gözlerim doldu. “Benim annem yok ki,” dedim fısıltıyla. O an sınıfta bir sessizlik oldu; herkes bana baktı. Utandım, küçüldüm, yok olmak istedim.

Yıllar geçti; ben büyüdüm ama içimdeki boşluk hiç dolmadı. Lise yıllarımda isyan etmeye başladım. “Neden ben?” diye sordum kendime defalarca. Yurttaki bazı arkadaşlarım suça bulaştı; ben ise kitaplara sığındım. Okumak bana başka hayatların mümkün olduğunu gösterdi.

Bir gün, yurtta görevli olan Ayşe Hanım yanıma geldi ve “Cem, sen çok güçlüsün,” dedi. “Hayat sana adil davranmadı belki ama sen kendi yolunu çizebilirsin.” O sözler bana umut verdi. Üniversite sınavına hazırlandım; kazandım da… İstanbul Üniversitesi’nde psikoloji okumaya başladım.

Üniversiteye başladığımda kendimi yeniden doğmuş gibi hissettim. Ama geçmişim peşimi bırakmadı. Arkadaşlarım ailelerinden bahsederken ben hep susardım. Bir gün, en yakın arkadaşım Emre bana “Aileni neden hiç anlatmıyorsun?” diye sorduğunda gözlerim doldu. “Çünkü anlatacak bir ailem yok,” dedim.

Emre bana sarıldı ve “Biz senin aileniz,” dedi. O an anladım ki aile sadece kan bağıyla olmuyormuş; bazen insan kendine yeni bir aile kurabiliyormuş.

Ama yine de içimdeki o boşluk… Annemi hiç tanımadım; neden gittiğini asla öğrenemedim. Bazen geceleri pencereden dışarı bakarken hayalini kuruyorum: Belki bir gün kapı çalar ve annem gelir… Belki bana sarılır ve “Affet oğlum,” der… Ama biliyorum ki bu sadece bir hayal.

Şimdi yirmi beş yaşındayım; psikolog olarak çalışıyorum ve benim gibi çocuklara yardım etmeye çalışıyorum. Onların gözlerinde kendi çocukluğumu görüyorum; acılarını anlıyorum çünkü ben de aynı acıları yaşadım.

Hayat bazen insana en ağır yükleri veriyor; ama o yüklerle nasıl başa çıktığımız bizi biz yapıyor.

Siz hiç annenizi hiç tanımadan büyüdünüz mü? Ya da aileniz tarafından istenmediğinizi hissettiniz mi? Bazen insan en büyük savaşı kendi içinde veriyor… Sizce bu savaşı kazanmak mümkün mü?