Eve Dönünce Yatakta Bir Yabancı: Bir İstanbul Ailesinin Sessiz Çığlığı
“Bu da ne?” diye fısıldadım kendi kendime, kapının eşiğinde donup kalmıştım. Gece saat üçtü, gözlerim uykusuzluktan yanıyor, ayaklarım sanki kurşun gibiydi. Bir haftadır gece nöbetindeydim; hastanede yaşadıklarım yetmezmiş gibi, şimdi de kendi evimde bir yabancıyla karşılaşmak… Yatak odamdan gelen horlama sesiyle irkildim. İçeri süzüldüm; yatağımda, üzerinde eski bir tişörtle, tanımadığım bir adam derin uykudaydı.
O an beynimden geçen tek şey: “Yine mi Emre?” oldu. Kardeşim Emre, benden üç yaş küçük. Annemle babamın gözbebeği, benim ise başımın belasıydı. Üniversiteyi bitiremedi, iş bulamadı, arkadaş çevresiyle başı dertten kurtulmadı. Ama her seferinde ailem ona bir şans daha verdi, ben ise her defasında arkasını toplamak zorunda kaldım.
Telefonumu elime aldım, Emre’yi aradım. Açmadı. Bir daha denedim. Nihayet açtı:
— Abi, ne oldu ya? Gece gece…
— Emre, kim bu adam benim odamda uyuyan?
— Abi ya, çok büyütüyorsun. Arkadaşım Okan, evden atılmıştı. Bir gece kalacak sadece.
— Beni neden aramadın? Benim odamda neden?
— Abi, sen zaten evde değildin! Hem ne olacak ki? Bir gece işte…
Derin bir nefes aldım. Annemle babamın odasına gittim. Kapıyı çaldım. Annem yarı uykulu açtı:
— Ne oldu oğlum?
— Anne, odamda yabancı biri yatıyor. Emre yine izinsiz birini getirmiş.
Annemin yüzü asıldı. “Oğlum, Emre zaten zor zamanlar geçiriyor. Sen de biraz anlayışlı ol. Hem Okan’ın ailesiyle arası kötüymüş…”
İşte yine aynı cümleler: “Emre zor zamanlar geçiriyor.” Peki ya ben? Benim yorgunluğum, benim sınırlarım hiç önemli değil miydi?
Sabah olduğunda Okan hâlâ uyuyordu. Kahvaltı masasında annem bana ters ters bakıyordu. Babam ise gazeteye gömülmüş, hiçbir şey duymamış gibi davranıyordu.
— Oğlum, abine biraz saygılı ol! — dedi annem Emre’ye.
Emre ise gözlerini devirdi:
— Abi zaten abartıyor. Bir gece kalacak dedik.
Birden patladım:
— Yeter artık! Benim de sınırlarım var! Her seferinde Emre’nin hatalarını ben mi telafi edeceğim? Kendi odamda bile rahat edemiyorum!
Babam gazeteyi indirdi:
— Oğlum, aile dediğin fedakârlık ister. Sen büyüksün, anlayışlı olman lazım.
O an içimde bir şeyler koptu. Hep ben mi anlayışlı olacaktım? Hep ben mi susacaktım?
O gün işe gitmedim. Sahile indim, denize uzun uzun baktım. Kafamda annemin sözleri yankılanıyordu: “Emre zor zamanlar geçiriyor.” Ama ben de zordaydım! Hastanede sabahlara kadar çalışıyor, eve geldiğimde huzur bulamıyordum. Arkadaşlarımın çoğu evlenmiş, kendi hayatlarını kurmuştu. Ben ise hâlâ ailemin yükünü omuzlarımda taşıyordum.
Akşam eve döndüğümde Okan gitmişti ama evde buz gibi bir hava vardı. Annem bana küs, Emre ise odasına kapanmıştı. Babam ise yine sessizliğe gömülmüştü.
Gece yarısı Emre yanıma geldi:
— Abi… Özür dilerim ya. Biliyorum seni zorluyorum ama… Bazen başka çarem yokmuş gibi hissediyorum.
Gözlerim doldu. Kardeşimi seviyorum ama onun sorumsuzlukları yüzünden kendimi kaybediyordum.
— Emre, bak… Ben de yoruldum. Herkes senden bir şey bekliyor ama kimse benden ne beklediğini sormuyor. Ben de insanım.
Emre başını eğdi:
— Haklısın abi… Ama bazen aile olmak da böyle değil mi?
Bir süre sessiz kaldık. Sonra annem kapıdan seslendi:
— Çocuklar… Gelin biraz konuşalım.
Salonda toplandık. Annem ağlamaklıydı:
— Hepimiz çok yorulduk. Ama birbirimizi kaybetmekten korkuyorum.
Babam ilk kez sesini yükseltti:
— Bu evde herkesin sınırına saygı göstereceğiz! Bundan sonra kimse kimsenin odasına izinsiz girmeyecek!
O gece ilk defa ailece açık açık konuştuk. Herkes içindekini döktü; kırgınlıklar, beklentiler, korkular…
Ama biliyorum ki bu sadece bir başlangıçtı. Yıllardır üzerime yüklenen “en güçlü olma” rolünden sıyrılmak kolay olmayacaktı.
Şimdi size soruyorum: Hep aynı kişi mi fedakârlık yapmalı? Yoksa bazen kendimiz için de ayağa kalkmamız gerekmez mi?