Gölgede Kalan Hesaplaşma: Bir Gelinin Sessiz Çığlığı
“Senin annenin terbiyesizliği yüzünden mi böyle oldun, Elif?” Nermin Hanım’ın sesi, mutfağın soğuk fayanslarında yankılandı. O an ellerimdeki çay bardağı titredi, neredeyse yere düşecekti. İçimde biriken gözyaşlarını yutkunarak bastırdım. Sanki bu evin duvarları bile bana yabancıydı; Emre’nin çocukluğunun geçtiği, her köşesinde anılar biriktirdiği bu geniş evde ben, bir misafirden farksızdım.
Evliliğimizin ilk gününden beri Nermin Hanım’la aramızda görünmez bir duvar vardı. Oğlunu benden kıskanıyor muydu, yoksa ben onun gözünde asla yeterli olamayacak mıydım? Annem hep derdi: “Kızım, evlilik sadece iki kişi arasında değildir. Aileler de evlenir.” Ama ben bu kadarını beklememiştim. Emre ise çoğu zaman annesiyle benim aramda kalıyor, sessizce odasına çekiliyordu. Bazen geceleri yanına uzandığımda, “Elif, annem yaşlı işte, aldırma,” derdi. Ama ben her gün biraz daha yalnızlaşıyor, kendi evimde yabancılaşıyordum.
Bir akşam, Emre işten geç dönecekti. Nermin Hanım’la baş başa kaldık. Televizyonun sesi fonda uğuldayıp duruyordu. Ben mutfakta yemek hazırlarken, o da masanın başında oturmuş, göz ucuyla beni izliyordu. Birden sordu:
“Senin annen ne iş yapardı Elif?”
“Ev hanımıydı,” dedim kısık sesle.
“Tabii… O yüzden sen de böyle beceriksizsin. Bizim ailede kadınlar çalışır, üretir. Sen ise… Neyse.”
O an içimde bir şeyler koptu. Annemin elleri geldi aklıma; bana masal anlatırken saçlarımı okşayan elleri… O ellerin emeğini, sevgisini küçümseyen bu kadına ne diyebilirdim ki? Sustum. Çünkü biliyordum; bu evde sesimi yükseltirsem, Emre de arada ezilecekti.
Bir gün Emre’nin doğum günü için sürpriz hazırlamak istedim. Kendi ellerimle börekler yaptım, pastasını süsledim. Nermin Hanım ise mutfağa girip her şeye karıştı:
“Börek böyle mi yapılır? Hamurun kıvamı yanlış! Pastanın kreması çok cıvık! Senin annen sana hiç mi bir şey öğretmedi?”
O an dayanamadım:
“Nermin Hanım, lütfen… Ben elimden geleni yapıyorum. Sizi memnun etmek için daha ne yapmam gerekiyor?”
Bir anlık sessizlik oldu. Gözleriyle beni süzdü, sonra başını çevirdi:
“Sen asla bizim ailemize layık olamayacaksın Elif. Bunu kabullen artık.”
O gece Emre’ye her şeyi anlatmak istedim ama yine sustum. Çünkü biliyordum; annesiyle yüzleşirse aramızdaki bağ kopabilirdi. İçimde büyüyen yalnızlık ve değersizlik duygusu beni boğuyordu.
Bir sabah, annem aradı. Sesini duyunca gözlerim doldu:
“Kızım iyi misin? Sesin solgun geliyor.”
“İyiyim anne… Sadece biraz yorgunum.”
Ama anneler anlar ya… “Bak kızım,” dedi, “Kimseye kendini ezdirme. Senin de bir değerin var. Unutma!”
O gün karar verdim; artık susmayacaktım.
Bir akşam yemeğinde Nermin Hanım yine laf sokmaya başladı:
“Emre, senin çocukluğunda soframızda hep çeşit çeşit yemek olurdu. Şimdi ise… Neyse, herkes kendi seviyesine göre yaşar tabii.”
Emre başını öne eğdi. Ben ise derin bir nefes aldım:
“Nermin Hanım, sizin sofranızda çeşit çoktu belki ama bizim soframızda sevgi vardı. Annem bana sevgiyi öğretti; siz ise bana sadece eksik olduğumu hissettiriyorsunuz. Artık yeter! Ben bu evde kendimi misafir gibi hissetmekten yoruldum. Ya beni olduğum gibi kabul edersiniz ya da kendi yolumu çizerim!”
O an masada buz gibi bir sessizlik oldu. Emre şaşkınlıkla bana baktı; Nermin Hanım ise ilk defa ne diyeceğini bilemedi.
O gece Emre yanıma geldi:
“Elif… Haklısın. Annem seni hiç kabullenmedi. Ama ben sensiz yapamam. İstersen ayrı eve çıkalım…”
Gözlerim doldu; ilk defa kendimi değerli hissettim.
Ama ertesi sabah Nermin Hanım kapımı çaldı. Gözleri doluydu:
“Elif… Belki de sana haksızlık ettim. Ben de zamanında çok ezildim bu evde… O yüzden sert oldum sana karşı. Ama oğlumun mutluluğu için değişmeye çalışacağım.”
O an içimdeki buzlar biraz olsun eridi ama geçmişin yaraları kolay kapanmıyordu.
Aylar geçti… Kendi sınırlarımı çizdim; Nermin Hanım da bana daha az karışmaya başladı. Ama bazen geceleri hâlâ o ilk günlerin yalnızlığını hatırlıyorum.
Şimdi düşünüyorum da… Bir kadının başka bir kadına bu kadar acımasız olması neden? Biz neden birbirimizi anlamak yerine yaralamayı seçiyoruz? Sizce de aile olmak sadece aynı çatı altında yaşamak mı? Yoksa birbirimizin yaralarını sarmak mı?