Bir Gece Yarısı Çığlığı: Annemin Gözyaşları ve Babamın Sessizliği

“Bunu bana nasıl yaparsın, Kemal? Nasıl?” Annemin sesi, geceyi yaran bir bıçak gibi evin duvarlarında yankılandı. O an, uykumun en derin yerindeydim; ama annemin çığlığı, sanki kalbime saplanan bir hançer gibi beni yatağımdan fırlattı. Gözlerimi açtığımda, evde bir sessizlik hâkimdi. Sadece annemin hıçkırıkları ve arada bir duyulan boğuk sesler vardı. Babamın sesi yoktu.

Telefonum titredi. Ekranda “Anne” yazıyordu. Titreyen ellerimle açtım.

— Zeynep! Hemen gel! Ne olur, kızım, hemen gel! diye ağlıyordu annem.

— Anne, ne oldu? Yine mi tartıştınız? Babam nerede?

— O… O gitti! Beni… Bizi terk etti! diye inledi.

O an, içimde bir şeyler koptu. Babam Kemal’in gidişiyle evimizin duvarları sanki üstüme yıkıldı. Hemen üzerime bir şeyler geçirip, taksiye atladım. Yol boyunca ellerim titredi, gözlerimden yaşlar süzüldü. “Belki de yine barışırlar,” diye kendimi avutmaya çalıştım. Ama içimde bir ses, bu sefer her şeyin farklı olduğunu söylüyordu.

Eve vardığımda annem salonun ortasında diz çökmüş, elleriyle yüzünü kapatmıştı. Yanına koştum.

— Anne, ne oldu? Lütfen anlat!

Başını kaldırdı; gözleri kan çanağı gibiydi.

— Baban… Baban başka bir kadın için bizi terk etti, Zeynep! dedi hıçkırarak.

O an dünya başıma yıkıldı. “Başka bir kadın…” Bu cümle beynimde yankılandı durdu. Babamı hep güçlü, güvenilir bir adam olarak bilirdim. Her akşam eve gelir, sofraya oturur, bana “Kızım, günün nasıl geçti?” diye sorardı. Şimdi ise arkasında bir enkaz bırakıp gitmişti.

Annemin yanına oturdum, sarıldım. O gece hiç konuşmadan ağladık. Sabah olduğunda annem gözleri şişmiş, sesi kısılmıştı. Ben ise hâlâ olanlara inanamıyordum.

Ertesi gün babamdan tek bir mesaj geldi: “Kendine iyi bak, Zeynep.” Hepsi bu kadar. Ne bir açıklama, ne bir özür…

Günler geçtikçe annem içine kapandı. Yemek yemiyor, konuşmuyor, sadece boş boş duvara bakıyordu. Ben ise hem üniversiteye devam etmeye çalışıyor hem de annemi ayakta tutmaya uğraşıyordum. Komşular dedikodu yapmaya başlamıştı bile:

— Kemal Bey’in başka biriyle görüldüğünü duydum.
— Zavallı Zeynep Hanım’a yazık oldu.

Her gün eve dönerken apartmanın girişinde fısıldaşan kadınların bakışlarından kaçmaya çalışıyordum. Annem ise dışarı çıkmayı tamamen bırakmıştı.

Bir akşam annemle sofrada otururken sessizliği ben bozdum:

— Anne, babamı arayalım mı? Belki… Belki bir açıklaması vardır.

Annem gözlerini kaçırdı:

— Aradım… Açmıyor. Artık istemiyor bizi.

O an içimde öyle büyük bir öfke hissettim ki… Babama karşı değil sadece; hayata karşı da… Neden bizim başımıza gelmişti bu? Neden annem gibi iyi bir kadın bu acıyı çekmek zorundaydı?

Bir gece odama çekildiğimde telefonum çaldı. Numara yoktu. Açtım.

— Zeynep…

Babamın sesiydi bu! Kalbim hızla atmaya başladı.

— Baba! Neredesin? Neden gittin? Annem perişan oldu!

Uzun bir sessizlik oldu. Sonra kısık bir sesle:

— Kızım… Bazen insan kendini kaybeder. Ben de kayboldum. Ama seni hep seveceğim.

— Peki ya annem? Onu hiç mi düşünmedin?

Babam cevap vermedi. Sadece derin bir iç çekiş duydum ve telefon kapandı.

O geceden sonra babamdan bir daha haber alamadık. Annem iyice çöktü; saçları beyazladı, gözlerinin feri söndü. Ben ise her sabah aynada kendime bakıp “Güçlü olmalısın,” diyordum ama her geçen gün biraz daha kırılıyordum.

Bir gün üniversiteden dönerken apartmanın önünde tanımadığım bir kadınla karşılaştım. Göz göze geldik; bakışlarında suçluluk vardı.

— Sen Zeynep misin?

Şaşkınlıkla başımı salladım.

— Ben Ayşe…

İçimden bir şeyler koptuğunu hissettim. Babamın gittiği kadındı bu!

— Ne istiyorsunuz? dedim öfkeyle.

— Sadece… Özür dilemek istedim. Baban seni çok seviyor ama… Ama hayat bazen insanı yanlış yollara sürüklüyor.

Gözlerim doldu; hiçbir şey söylemeden eve koştum. Anneme anlatmadım bu karşılaşmayı; onun daha fazla üzülmesini istemedim.

Aylar geçti. Annem yavaş yavaş toparlanmaya başladı; ben de mezun oldum ve iş buldum. Ama içimdeki boşluk hiç dolmadı. Babamın yokluğu her an yanımdaydı; en mutlu anlarımda bile gölgem gibi peşimden geliyordu.

Bir gün posta kutusunda babamdan gelen bir mektup buldum. Titreyen ellerimle açtım:

“Kızım Zeynep,
Sana ve annenize yaşattığım acının tarifi yok. Biliyorum, affetmek kolay değil ama bil ki seni hep sevdim ve seveceğim. Hayat bazen insanı yanlış kararlar almaya zorlar; ben de o yanlışlardan birini yaptım. Umarım bir gün beni anlarsın.”

Mektubu okuduktan sonra uzun süre ağladım. Anneme mektubu göstermedim; onun yarası hâlâ tazeydi.

Şimdi 28 yaşındayım; kendi ayaklarım üzerinde duruyorum ama içimde hâlâ o küçük kız var: Babasının neden gittiğini anlamaya çalışan, annesinin gözyaşlarını silmeye çalışan küçük Zeynep…

Bazen düşünüyorum: Bir insan ailesini neden bırakır? Sevgi gerçekten her şeyi affettirir mi? Siz olsaydınız babanızı affeder miydiniz?